(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Rüzgârdan hızlı değilken taşıma araçları ve yönergeli oyunlar kurulmamışken; ince çoraplarımız ota, toprağa değerken sanki varlığımız bize daha yakındı, daha özgürdük. Belki de ben metropol şehrin kalabalığının içindeyken zamanın sustuğunu düşünüyorumdur, zamanı hissedemiyorumdur. Belki de o kadar meşgulümdür ve zamanım yoktur ki varımı yoğumu hatırlamaya zihnim zaman ayıramıyordur.
Tükenmişlik durumunu hayatının bir bölümünde her insan mutlaka yaşamıştır. İş yükümüzün, sorumluluklarımızın ve meşguliyetimizin kendi kaynaklarımızdan ağır geldiği bir dönemi hangimiz yaşantılamamıştır ki? Hayatın içinde edindiğimiz işlerimiz, görevlerimiz, amaçlarımız bazen hayatın içinden koparıyor bizi ve aslında hayattan kopmuş bir benlik galakside asılı kalmış bir ruh gibi kalıyor ortada; var olma ile var olmamanın tinsel bir noktasında…
Ağaçlar gibi kendi köklerimize bağlı olsaydık ve sahip olsaydık bu kargaşanın içinde kaybolup gitmezdik belki. Cümlelerimden ötürü yanlış anlaşılmak istemem, kaybolmak güzeldir. Yaşamın içinde, denizin dibinde, ormanlık bir alanda; anıların ışığında ya da hayallerin peşinde kaybolmak güzeldir ama yansımaların birleşmediği, sadece anlamsız bir kalabalığın işitildiği kuyularda kaybolmak güzel değildir. İnsan kaybolmadan bulamaz kendini fakat kendiliğin gölgede kaldığı bir kayboluş insanın kendisini bulamamak üzere yitirmesine neden olabilir. Kendiliğini yitirmiş insan, duygularına erişemez, geçmişine dokunamaz, geleceğini ise bir kara bulutun ardından görür. Ona her şey yakın ama aynı zamanda çok uzak gelir; zaman gibi, insanlar gibi, kendisi gibi… Git gide her şeyden uzaklaşır, heyecanları tükenmeye başlar ve insan bir kere dibe ayak basmaya dursun son sürat bataklığına yol alır ya da alacağını sanır… Sonra, hiç beklemediği bir anda bataklıklar kurur, güneş belirir, heyecanlar yeniden gebe kalır. İnsan hüzünlü bir mutluluğa erişir, olgunlaşmış hüznün mutluluğuna…
Şimdi sizinle koşturmanın bekleyiş, uykunun hareket ve hastalığın aynı zamanda şifa olduğunu keşfetmiş birinin notlarını paylaşacağım. Sanılanın ardını da gözler önüne serebilen birinin notlarını…
“Heyecanlı bir şekilde birbirlerine bir şeyler anlatabilen, orada bulunurken gerçekten tüm varlığıyla orada olabilen, hayatla ve kendisiyle bağ kurabilen insanları izlemek beni her zaman gülümsetmiştir. Bazen tüm iç karartıcı haberlere, hava kirliliğine, trafiğe, strese; etrafta olan tartışmalara, kavgalara rağmen insanın iyi oluşunu koruyabilmesi ve aynı zamanda bunu da çevresine yansıtabilmek adına çabalaması bana her zaman çok değerli gelmiştir. Eskiden olsa çağın çirkin yönlerini görebilen gözlerin daha kıymetli olduğunu düşünürdüm ama şimdi biliyorum ki insanın hayattaki çirkinlikleri görebilmesine rağmen hayata güzellik katmaya ve umudunu kendi içinde yeşertmeye çalışması; tüm yaşadığı zorlukları arkasına alıp ideallerine doğru yürüyebilmesi çok daha değerliydi. İnsan zorluklarını, umutsuzluklarını, çaresizliklerini kendi duygu yelpazesinde yaşayıp bu duyguları emek verilmiş bir oluşumla taçlandırmalıydı. Aslında günümüzde olumsuzluğa, umutsuzluğa, sevgisizliğe düşmek çok kolay; yani demem o ki vazgeçmek çok kolay. Peki, her şeye rağmen vazgeçmemek bir tercih miydi? Bu durumu bir tercihe indirgeyerek insanlara tüm sorumluluğu yükleyemem fakat her şeye rağmen insanın iyi oluşunu koruyabilmesinin çok büyük bir zanaat olduğunu söyleyebilirim.
Bu yazıyı gördüğünde belki ilk kez unuttuğun yanlarına dokunacaksın, belki ilk defa evrenin bir parçası olduğunu hissederek nefes alacaksın ve rahatlamış hissedeceksin; belki de anlattığım her şey sana saçma gelecek… Bu duyguların ilk olmayacağını biliyorum, son da olmayacak. Her zaman zorlanacağız, her zaman tökezleyeceğiz, her zaman sinirleneceğiz; âşık olacağız…
Peki, ya zaman akıp giderken biz hayatın içerisinde sıkışıp kalırsak ve ötesine geçip nefes alamazsak; kendimizi, hayatı hissedemezsek ne olacak? Yaşamadığımız her bir gün için yarına bir boşluk bırakacağız; boşluklar büyüyecek, belki bizden öte nefes alacaklar, belki de o boşlukları uyuşmayan bambaşka şeylerle tamamlamaya çalışacağız. Aslında biz hayat akıp giderken film izliyor gibi bir koltuk seçeceğiz ve yerimizi alacağız, çoğu zaman da hayatı kaçıracağız. Hayatta yaşadıklarımız içimize alınıp sarıp sarmalanmadan, sindirilmeden bizden kopacak; hızlı bir tren gibi içine tüm yaşantılarımızı sokuşturup hızla çekip gidecek bizden. Fakat hayatta bir koltuk seçmek yerine bir role bürünebiliriz; karakterimizin tüm duygularını yoğunca, korkusuzca, sevecenlikle yaşayabiliriz. Her şeye rağmen yarına yine ve yeniden başlayabiliriz. Yarına, bir akıntıya koşarcasına, bir geceyi uğurlarcasına ve bir günü selamlarcasına bir mektup bırakabiliriz…”
Yazar: Hazal Ezgi Yurdagül
Görsel Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/749919775466725230/sent/?invite_code=6e544e81f08443c78327ac71a5e3f261&sender=749919912860098256&sfo=1