Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Perdenin aralığından sızan o soluk gümüş ışık, masanın dağınık yüzeyinde birikmiş
toz zerrelerini özenle seçip aydınlatıyordu. Hemen baş ucumda yanıp sönen yeşil ışık ise
gecenin çoktan ağırlaştığını fısıldar gibiydi: Saat üç… Düşünceler için oldukça dürüst ve
çıplak bir vakitti. Böyle zamanlarda, doğrusu pek çok gecemde olduğu gibi, düşünceler
kapımı çalmayı beklemez, usulca içeri sızardı. Gündüzün aceleciliğinde üzerini örttüğüm her
duygu, ay ışığında sabırla adını isterdi.
Sokakların kimsesizliği ve dışarının sağır edici sessizliği kulaklarımı çınlatmaya
başlayınca yorganın ağırlığından usulca sıyrıldım. Odamda yalnızdım; bir pazar gecesinin
tanıdık huzursuzluğu kadar kesindi bu. Fakat bazı geceler yalnızlık, sandalyeleri boş
bırakmaz; tıpkı bu gece ay ışığının özenle aydınlattığı o ahşap sandalyede olduğu gibi. Belki
de yıllar öncesinden kalma bir gölge yahut isimlendiremediğim bir ağırlık beni ziyarete
gelmişti.
Sandalyeyi dolduran o isimsiz soğukluk, yalın ayak tabanlarımdan tırmanıp tam da
unutmaya çalıştığım o keşkelerin düğümlendiği boğazıma yerleşiyordu. Bu düğüm,
yutkundukça batan, sustukça büyüyen bir türdendi. Kendini hissettirmesi için özel bir çabaya
ihtiyacı yoktu. Zira gecenin gittikçe daha da koyulaşan bu saatlerinde, insanın kendisinden de
saklanabileceği hiçbir köşe kalmıyordu. Bu yüzdendir ki kaçmaktan vazgeçtim. Odayı
kaplayan soğukluğa, kulaklarımdaki o ısrarcı çınlamaya ve içimde kabaran, adını
koyamadığım her duyguya biraz daha yer açtım. Yer açtıkça fark ettim; sandalyedeki ağırlık
daha da görünür oldu. Bir bedeni yoktu. Biçimsizdi; gölgeyi andıran koyuluğu ve varlığıyla
yarattığı o büyük yokluğu ay ışığını kendine çekiyor, böylece odadaki tüm ışığı olduğu gibi
yutuyordu.
Ağır adımlarla karşısına geçtim. Attığım her adımda, biraz daha ürperdim; tanıdık bir
histi bu. Aramızdaki mesafe kapandıkça o karanlık silüetin ardında bir şeyler parlamaya
başladı; belki söyleyemediğim cümleler, belki de hafızamın derinliklerinde kaybolmuş
resimlerdi. Sanki bütün o ihtimaller tek bir surette toplanmıştı. Hiç sürülmemiş tarlaların, hiç
açılmamış kapıların ve vaktinden önce dökülmüş yaprakların birikintisiydi karşımda duran.
Dokunsam dağılacak bir sis bulutu gibi varlığıyla yokluğu arasında asılıydı.
Yaşanabilecekken yaşanmamış ne varsa hepsi orada toplanmıştı. Ne beni suçluyor ne de tam
anlamıyla affediyordu; yalnızca varlığını inkâr edemeyeceğim kadar sessiz ve ısrarcı birşekilde karşımda duruyordu. İçimde bir yer, onunla kavga etmeyi çoktan bırakmıştı. Zira
biliyordum ki dışarıdan gelen bir misafir değildi o; içimde sustukça koyulttuğum, erteledikçe
büyüttüğüm bir parçaydı. Bu durumda tartışmak manasız, gözlerimin yaşarmaması ise
olanaksızdı. Sonunda kendi karanlığımla el sıkışacak kadar yakındım. Derin bir nefes aldım.
Ciğerlerime dolan hava, bu sefer ürpertmedi bedenimi. “Selam,” dedim, eski bir dostu
karşılar gibi, “demek yine uykusuzuz.”
Eda Demiral