Abi Kardeş Gibi

Aynı evi, aynı çocukluk anılarını paylaştığım bu kişi de benim hayatımda bir yer kaplıyordu. Bizden istenilen; gülüp eğlenip, yeri geldiğinde de saygı duyup, yerimi bilmem yönündeydi. Abi-kardeş gibi olmalıydık.

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 4 dakikadır.)
Camdan dışarıya bakmak… Hele bir otobüs, araba camıysa… Her şeyin aktığı, hiçbir şeyin takılı kalmadığı bir ân, düşüncelerin bile. Ne zaman nerede olursa olsun insanı farklı bir yere götürüyor. Arabalar, ağaçlar, insanlar bir bir küçülüyor. Uzaklara bakmak iyi geliyor bir yandan. Çünkü yakınlarda o kadar gömülüyorsun ki nefes almak, uzaklaşmak istiyorsun. Çünkü yanı başın o kadar ağır geliyor ki uzaklarda ferahlamak istiyorsun. Her şeyin akıp geçtiği başka bir yer var mı bilmem. Bazen de, ya gittiğin yere varmak istemiyorsun ya da nereye varacağını bilemiyorsun. Uzaklara bakıyorsun, sadece uzaklara ve düşüncelerinde bile çıkamadığın gerçeklere.
Tüm bu düşüncelerin beni esir ettiği ikinci saatimizdeydik abimle yolculuğumuzun. Şoför koltuğunu; yaşıyla, deneyimiyle ya da sadece istediği gerçeğiyle ele geçirmişti. Ben ise hem ondan daha önce doğamadığım gibi hem de araba sürmeye onun kadar istek göstermemiştim. Bunun bedelini; derin düşüncelere dalmakla ve müzik seçimini yapamamakla ödüyordum. Üçüncü Erkin Koray şarkısından sonra Cem Karaca’ya geçiş yapması beni bir nebze rahatlatmıştı gerçi. Tamirci Çırağı’nı dinlerken eşlik etmeyi seviyordum. Ne de olsa biz ümitsiz gençliğe “cuk” oturuyordu. Yol boyunca birbirimizle iletişim namına kuracağımız 17 kelimeden altıncısı abimden gelmişti; “Soldan mı?” “Evet abi soldan” (Her zamanki gibi).
İlk iki saatte bol bol inceleme fırsatı bulduğum dağlar, artık gözümde birtakım silüetler uyandırır olmuştu. İlk olarak yüksek bir dağın küçük bir dalga halinde içe büküldüğü kısım, kaşları çatılmış birini andırıyordu bana. Çıplak ve bir o kadar da kayalıklı dağlar; kel insanları canlandırmamı sağladı gözümde. Ağaçlar da dağı kapladığı ölçüde kimi zaman saçı, kimi zaman kaşı ve yeterince uzun süre bakarsam papyon haline getirebildiğim bir sanrıya dönüşebiliyordu.
Dışarıya bu kadar uzun baktıktan sonra beni buna iten şeyi düşündüm. Yanımda bana en yakın yabancılardan biriyle uzun bir yolculuk yapacağım gerçeğini hatırladım. Bu gerçek, aile hakkında daha fazla düşünmemi sağlıyordu. Aileyle başlayan her cümle, kişinin istediği gibi bitebilir bence. İstediği duyguyu, istediği kelimelerle, istediği bakışlarla anlatmaya hakkı var. Minnet de duyabilirsin, kızgınlık da öfke de şefkat de. Bunca zıt duygunun bir arada yaşanabileceği bir yer burası. Fiziksel olarak “aile evi”, ruhen içindeki bin bir parça. Belki, hepsi kopuyor zamanla, belki kendi aileni kuruncaya kadar anlamıyorsun bir yerde. Ama yaşıyorsun, aileni yaşıyorsun.
Aynı evi, aynı çocukluk anılarını paylaştığım bu kişi de benim hayatımda bir yer kaplıyordu. Bizden istenilen; gülüp eğlenip, yeri geldiğinde de saygı duyup, yerimi bilmem yönündeydi. Abi-kardeş gibi olmalıydık. Tıpkı çok iyi anlaşan, yaş farkına sahip iki arkadaş gibi. Onun açısından da göz kulak olması gereken, hayatına dair çoğunlukla maddi konularda bilgi almak zorunda olduğu biriydim belki de. Şimdi ben bu beklentiyi karşılayamadığımız için kendimde bir yara hissediyordum, büyük bir yara. Bunu düzeltmek için bir çaba vermem gerekiyordu.
Tanışıklığımızın ilk 15 yılı aynı evde geçse de sonraki yıllarla beraber; şehirlerimizde, ilgilerimizde, zihinlerimizde değişmişti. Bu da zaten halihazırdaki kopuk bağları onarılamaz kılmıştı. İşin garibi o bağların da ne olduğunu bilmiyordum. Kan bağını anlayabiliyorum, ortak anne-baba da bir yerde birbirimize karşı tavır alabileceğimiz ya da bir araya gelebileceğimiz bir alan oluşturuyordu. Çocukluk anıları da öyle, en masum zamanlar. Hepsi birer birer en saf haliyle hatrımızda. Ama bunları konuşup, üzerine değinemeyince ne anlamı var bunca anının? Ne anlamı var, salonda çoraptan top yapıp oynadığımız günleri birbirimize tekrar anlatamadıktan sonra? Kardeş ne demekti ki zaten. Birbirinizden maddi manevi sorumlu olmamızı sağlayan şey neydi? Ona karşı duygusal sorumluluk hissetmeli miydim? Bilemiyordum. Bildiğim tek şey; en eski küçüklük fotoğrafımın, ıslanmış kıyafetlerle yanımda oturan kişiyle çekildiğini biliyordum. O fotoğrafı düşündüm bir süre. Daha sonra başımı mümkün olduğunca sabit tutarak gözlerimi; bir eliyle direksiyonu, diğer eliyle müzik değiştirmek için telefonu tutan abime çevirdim. Her ne kadar başımı direkt ona çeviremesem de gözlerim elverdiğince ona bakmaya çalıştım. Yüzündeki sakallar, seyrekleşen saçı, biraz daha tombullaşmış yüzüyle o anılardakinden çok farklıydı. Bunların yanında artık daha kısa cümleler kuruyor, daha az gülüyor ve göz teması kurmayı da çok uzun süre önce bırakmıştı.
Tam bu sırada ikinci Cem Karaca şarkısı geldi; “Çooook yorguunumm.” Şarkı, sözlerle beraber vücuduma iyice bir ağırlık kazandırmış, camı biraz daha aralamamı sağlamıştı. Artık bakacak bir yer kalmamış olmasının verdiği sıkıntıyla torpidoyu açtım. Bir sürü fiş, ıslak mendil, birkaç ajanda, otuz üçlü tespih ve uzun süredir orada olduğu kırışıklığından anlaşılan 5 lira. Beş lirayı elimle düzleştirip cüzdanıma koydum. Yorgunluğumu tekrar hatırlayarak iki elimle yüzümü ovuşturduktan sonra, arkaya yaslanarak gözlerimi dinlendirmeye başladım. Bu yarı uyku halinde geçecek olan uzun bir kestirmenin başlangıcıydı. Dağlar, ovalar, şehirler, yollar ve saatler geçti. Düşüncelerimin verdiği yorgunlukla içime kıvrılırken, gözlerimin dışında akan şeyler, farklı imgelerle zihnimden bir şerit halinde geçiyordu. Bir çeşit trans içinde dalıp gitmişken, sol omzuma bir elin temas ettiğini hissettim. Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim durmuş olmamızdı. Döndüğümde abim bana bakıyordu. On birinci kelime yine onun ağzından geldi: “Ben yoruldum, gel sen sür.”
İnsan hani uzun süredir hak ettiği bir şeyi elde edince dişlerini göstermeden tebessüm eder ya, işte o şekilde içimde bir heyecan ve mutluluk dalgasıyla kapıyı açarak şoför koltuğuna oturdum. Bu ilk tatlı heyecanın verdiği ayılmayla; arabayı sürmeye başladıktan on dakika sonra, müziğin kapanmış olduğunu fark ettim. Yine başımı çevirmeden gözlerimin ucuyla kontrol ettiğim abim, çoktan tam bir uykuya geçmişti. O yüzden müzik onu rahatsız etmezdi. Kimse benim olduğum yerde Anadolu Rock açamazdı. Telefonumu açıp hoparlöre bağladıktan sonra, üçüncü Cem Karaca şarkısı benden geldi; “Bir gün belki hayattan, geçmişteki günlerden, bir teselli ararsın, bak o zaman resmimeee, gör akan o yaşları” (Resimdeki Gözyaşları). Cem Karaca Gülhane’deki konserinde bu şarkıyı söylemeden önce “Bu şarkıyı sevenler her zaman anımsayacaklardır, dudaklarının kenarında, anlamlı bir tebessümle…” der. Ben de bu tebessümle beraber sürmeye devam ettim. Hiç bitmemesi dileğiyle.
Yazar: Burak Bayık
Görsel Kaynak:https://tr.pinterest.com/pin/886294401657254737/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.