Uyanışın yokuşu

“Kapı hiçbir zaman kilitli değilmiş; yalnızca ben tutmuşum onu. Mesele kaçmak değilmiş, çıkmayı hatırlamakmış.Bazen özgürlük bir kapıyı zorlamak değil, açık olduğunu fark etmekmiş.”

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 4 dakika sürmektedir.)

Su uyanmıştı; bunu en çok camların içten içe buğulanmasından anlamıştım. Gece

boyunca suskun kalan her şey sabaha doğru hafifçe yerinden kıpırdamıştı; sanki dünya uzun

süredir tuttuğu nefesi usulca bırakmıştı. Perdelerin kenarında biriken soluk ışık odanın içine

çekingen adımlarla giriyor, eşyaların yüzünde ince bir diriliş bırakıyordu. Bense hâlâ

uykunun ağır perdesine tutunuyordum. Dünya kendi ritmini çoktan değiştirmişti, ben geriden

geliyordum.

O sabah anlamıştım ki uyanış önce dışarıda değil, içeride başlıyordu. İnsan bazen

kendi varlığının eşiğinde bekleyen bir misafir gibi yaşıyordu; kapıyı açmaya cesaret

edemeden, içerideki sessizliğe alışarak. Oysa yaşam sabırlı bir ısrarla çağırıyordu insanı.

Görmezden gelindikçe daha derinden, ertelendikçe daha yakından.

Uyanmak yalnızca gözünü açmak değildi. Bazen kalbin de uyanması gerekiyordu;

biriken kışları omuzlarından silkeleyip kendi içindeki donmuş nehirlere “Artık yeter!”

diyebilmesi için. İnsan bazen kendi içinde yıllarca sürmüş bir mevsimi fark etmeden

taşıyordu.

Baharın böyle geldiğini düşünmüştüm. Kapıyı çalmıyor, izin istemiyordu. Öyle büyük

bir hadise değildi. Ne gürültü yapıyor ne de davul çalıyordu. Ne zaman geldiği

anlaşılmıyordu bile; bir sabah en olmayacak yerinden sızıyordu insana. Bir saksının

çatlağından, kaldırımın kenarından, yolda yürürken ansızın burna çarpan bir koku gibi. Mor,

biraz ıslak, biraz serindi; daha çok eski bir hatıranın devamını andırıyordu.

Sonra içim biraz daha hafiflemeye başlamıştı. Nefes alırken göğsüm genişliyor,

ciğerlerime dolan havanın ağırlığı azalıyordu. Uzun zamandır ilk kez omuzlarımın bu kadar

ağır olmadığını fark etmiştim. Mevsimler değişmiyordu aslında; değişen insanın içindeki2

yükün biçimi oluyordu. Taş hâlâ orada duruyordu belki ama eskisi kadar sert değil, elimin

altında yumuşamış gibiydi.

Akşamlar bile değişmişti. Eskiden yalnızca kararan, içime çöken o saatler şimdi başka

bir şeye benzemeye başlamıştı. Sanki gün batarken bir yerlerde gizlice mor bir ışık

yanıyordu. Gökyüzü kararırken karanlık derinleşmiyor, aksine içinden ince bir aydınlık

sızıyordu. Çiy düşmüş dallar susarak anlatıyordu derdini; gece boyunca açmış leylakların

kokusu havaya karışıyordu. Sessizlik bile bu mevsimde daha yumuşak konuşuyordu. Gün

çekilirken geride küçük ama inatçı bir umut bırakıyordu sanki.

Dilsiz sevdalar vardı ya hani; tam söyleyecekken yutkunulan, yanından geçip gidilen,

adı konmayan… Onlar da yavaş yavaş dile gelmeye başlıyordu. Kalbi ürkütmeyecek bir

hızla, incitmeden, acele etmeden.

Bazen kendime “Işığın var mı?” diye soruyordum. Cevap her zaman parlak

olmuyordu. Büyük aydınlıklar, gözü alan kesinlikler yoktu çoğu zaman. Ama bir kıvılcım

yetiyordu. Bir mumun titrek alevi, bir cümle, bir bakış, birinin usulca “Buradayım!” deyişi…

Karanlığı tamamen yok etmiyordu belki ama onunla baş başa kalmamı engelliyordu.

Büyük bir aydınlık değildi bu. Gözü alan, her şeyi çözen, bütün soruları susturan bir

parlaklık hiç değildi. Daha çok kaybolmamaya yetecek kadar bir ışıktı… Yolumu tamamen

göstermiyordu belki ama yürümekten vazgeçmeme de izin vermiyordu.

Gece tamamen karanlık değildi artık, çünkü karanlığın içinde ısrarla kalan bir şey

vardı. Adını koyamıyordum ama rengini biliyordum: Mor. Yaraların kabuk bağladığı,

sessizce iyileşmenin rengi… Kaybolduğumu sandığım yerde bile hayatımın kendime yer

açtığını hatırlatan bir renk.

Gönlüme sesleniyordum bazen. “Uyan.” diyordum, “Perdeni aç! Dışarıda dünya hâlâ

dönüyor, hâlâ sevebilecek bir yer var. Yeniden başlayabilecek sabahlar var hâlâ.”3

Kafes sandığım şeyin aslında açık olduğunu fark etmiştim. Kapı hiçbir zaman kilitli

değilmiş; yalnızca ben tutmuşum onu. Mesele kaçmak değilmiş, çıkmayı hatırlamakmış.

Bazen özgürlük bir kapıyı zorlamak değil, açık olduğunu fark etmekmiş.

Uykudan uyanmak kolaydı ama hayata uyanmak cesaret istiyordu. Bu bahar, bir

şeyleri uyandırmakta kararlıydı. İnsanın içindeki en eski korkulara rağmen, en yorgun

yerlerine rağmen, yaşamayı yeniden hatırlatmakta ısrarcıydı.

Uyanmak kolay bir iş değildi. Hele hayata uyanmak… İnsan bazen perdesini

aralamaktan korkuyordu. Dışarıda neyle karşılaşacağını bilememek ürkütüyordu. Ama dünya

bütün sertliğine rağmen hâlâ aşka yer açabiliyordu. Buna inanmak istiyordum. Belki de

uyanmak, inanmayı yeniden denemekti.

Taşı hâlâ taşıyordum ama bu kez onun ağırlığına gömülmüyordum; onunla birlikte

yürüyordum. Yokuş değişmeyince ben değişiyordum. Her sabah yeniden yürüyordum.

Taşıdığım şey yük değil, beni hayata bağlayan en derin sebepmiş meğer.

Bu kez yalnızca güne değil, ihtimale uyanmıştım; dünya her sabah yeniden başlıyorsa

insan da başlayabilirdi, bunu biliyordum.

Acele etmeden, insanca uyanıyordum!

Genel Sekreter’in Kalemi’nden: Sıla İrem Çolak

Görsel, yapay zekâ tarafından oluşturulmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.