(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 8 dakika sürmektedir.)
Sanıyorlar ki insan yalnızca biri gidince yıkılır… Oysa bazı yorgunlukların bir adı olmaz. Ne bir eldir giden ne de bir ses… Bazen bir hayat ağır gelir insana. Sadece bir hayat. Ve onu da bırakıp gidemezsin, alıp atamazsın köşeye. Omzuna koyarsın, ses etmeden taşırsın. Kimse “Nasıl bu kadar ağır oldu?” diye sormaz. Sen, kendi omuzlarında taşıdığın o görünmez ağırlığın altında sessizce ezilirken, dünya hiç utanmadan dönmeye devam eder. Kimse bilmez, geceleri nefesinin neden bu kadar titrediğini; kimse duymak istemez, içinde kırılan o ince camın sesini… O ağırlık sessizce büyür; gündüzleri sana yetişip soluk soluğa kalır, geceleri yatağının ucuna oturup karanlığın içine çöker. Henüz bir şey kaybetmemişsindir aslında, ama yine de bir eksiklik dolaşır odanın içinde. Sanki görünmez bir el, içindeki raflardan bir şeyleri tek tek çekip almış da sen fark etmemişsin gibi… Yine de yere düşen, kırılan bir şeylerin sesini duyarsın. Adını koyamazsın çünkü bazı kırıklar ses etmeden dağılır insanın içinde. Bir sabah uyanırsın; aynı yüz, aynı ev, aynı gökyüzü… Ama hiçbir şey aynı değildir artık. Çünkü en büyük yıkımlar, kapılar çarpılmadan olur. Ne bir veda ne de bir kayıp… Hayat, kendi ağırlığıyla çöker içindeki raflara ve sen, hangi kitabın ne zaman devrileceğini bile bilmezsin. Yorulursun… Öyle bir yorulursun ki, dinlenebilmek bile yorar seni. İyi olduğun günlerde bile omzundaki yük gölgesini salmaya devam eder. Bir yere bırakamazsın, birine anlatamazsın, kendine bile itiraf edemezsin. Yine de yürürsün. Hiç durmadan, hiç bağırmadan, hiç kimseyi rahatsız etmeden… Sanki bütün dünya, senin sessizliğine yaslanarak ayakta duruyormuş gibi. Ve kimse sormaz: “Sen ne zaman bu kadar ağırlaştın?” diye. Hayatın kendi ağırlığı vardır; ne bir insanın gidişine benzer ne de bir kapının kapanışına. Sessiz, kokusuz, iz bırakmayan bir çökelti gibidir. Gözünün ucuyla bile göremezsin. Ama nefesinin arasında bir yerde durur, aklının köşesine ilişir, yüreğini hafiften ezer. Gülümsemek istersin; dudağının kenarında beliren o hafif kıpırdanış, sanki yüzünde yer bulamayan bir misafir gibi yarım kalır. Kasların, uzun zamandır kullanılmamış bir hatırayı yoklar gibi tereddütle gerilir; gülüşün, içindeki ağırlığa çarpıp kırılarak geri döner. Derin bir nefes almak istersin; ama içini dolduracağını sandığın hava, göğsünde bir anlığına genişleyip sonra karanlık bir boşluğa çarpar. O boşluk, nefesle dolacağına daha da büyür; sanki içine çektiğin her nefes, seni hayata yaklaştırmak yerine biraz daha uzaklaştırır. Gülüşün yüzüne asılmak yerine teninde çatlar; nefesin ruhuna can vermek yerine içindeki sessizliğin duvarlarını genişletir. Ve sen, en basit iki hareketin bile ne kadar ağırlaştığını o an fark edersin. Bir insanın kendi hayatının ona ağır geldiğini anlatması, karanlık bir odayı tek bir mumla aydınlatmaya benzer. Bazen sana “iyi misin?” diye sorarlar; o iki kelime dudaklarına çarpar ama içeri sızamaz. Çünkü nasıl anlatılır ki insanın kendi hayatının ona ağır geldiği? Neresinden başlanır, nereye varılır? Nerenin acısı daha eskidir, nerenin yükü daha derin? Hayatının hangi kırık noktasını gösterirsen göster, eline cam kesiği gibi yapışacağını bilirsin. “Yoruldum” demek, koca bir dağın ağırlığını tek bir kelimeye sıkıştırmaya çalışmak gibidir; cılız, yetersiz, eksik kalır. “Kırıldım” dersen, seni anlamaya çalışan kulaklar bile yanlış yerinden duyar, sanki anlatmak istediğinle konuştuğun dil arasında görünmez bir perde vardır. Zaten çoğu insan duymayı istemez; duymak, yük taşımayı gerektirir çünkü. Herkes kendi yükünü dengede tutmaya çalışırken, seninkinin ne kadar ağır olduğunu nereden bilebilir? Bu yüzden susarsın, kimsenin eline cam kesiği bırakmamak için. Yürümeyi tekrardan öğretir sana hayat, sanki hiç öğrenmemiş, hiç bebek olmamışsın gibi… Ayağının altındaki zemin tanıdık değildir artık; bildiğin yollar bile yabancı bir ülke gibi gelir. Adımların, sana ait olduklarını hatırlamakta zorlanır. Bir ayak ötekisinin önüne geçsin diye değil; düşmemek için, ayakta kalabildiğini kendine kanıtlamak için yürürsün. Hayat bazen öyle bir yerden sarsar ki insanı, yürümeyi yeniden öğrenmek zorunda kalırsın. Dizlerinin titremesi büyümekten değil, yaşadıklarının ağırlığındandır. Büyümek için parmak uçlarında yükselen çocuktan eser kalmamıştır artık. Yeniden başlarsın. Önce yerden kalkmayı öğrenirsin, tedirgin bir kuş gibi kanat çırparcasına. Sonra sendeleyerek yürümeyi öğrenirsin; uykudan yeni uyanmış bir çocuk gibi değil, ömründen kesilmiş sayfalara basa basa ilerleyen biri gibi. Tutunacak bir şey ararsın ama çoğu zaman bulamazsın. Bir duvar, bir insan, bir söz… Bulduğun dayanakların da ömrü kelebekler kadardır; iki günlük kanat çırpışında seni anlamaya çalışır ama yüküne dokunmaya bile kıyamadan bırakır gider. Ve sen, dışarıda tutunacak dal bulamadıkça, içinin karanlık kıvrımlarına tutunursun. Bazen kırık yerlerine, bazen eksik yanlarına, bazen de yorgun düşmüş nefeslerine… İnsan, en çok kendi içine yaslanmayı böyle zamanlarda öğrenir zaten. Hayat, yürümeyi bir adım atmak sananlara inat, bunun aslında bir cesaret işi olduğunu fısıldar kulaklarına: “Düşmekten korksan da yürü!” Ve bir gün, hiç beklemediğin bir anda fark edersin. Yürümeyi yeniden öğrendiğin her adımda, kendini de yeniden büyütmüşsün. Kırıklarını avuçlayarak, susarak, içinden taşan ağırlığı kimseye göstermeden… Kendini, kendi karanlığından çekip alarak büyütmüşsün. Kimsenin bilmediği bir yerde, sessizce… Kendini yeniden var etmişsin. Yürümek gerektiğini fark edersin. Sendelesen, dizlerin titrese, ayakların seni taşımaktan vazgeçecek olsa bile… Çünkü yürümek, bazen ilerlemenin değil; olduğun yerde kanaya kanaya dimdik durmanın adıdır. Ayakta durmak demiyorum çünkü bazen insan, ayakta değilken de ayaktadır. Yere çöktüğünde, duvara yaslandığında, karanlığın içinde dizlerini karnına çektiğinde… Hatta o zamanlar adımları daha sağlam basar. İnsan, yürümeyi ayaklarıyla değil: yaralarıyla öğrenir en nihayetinde. Her adım, geçmişin kabuk bağlamamış yerlerine dokunur; her basış, unuttuğunu sandığın bir sızıyı yeniden uyandırır. Ayakların acının haritasını çıkarır zamanla; nerende ne sızlar, hangi yorgunluk hangi hatıradan kalmadır, ezbere bilir. Bu yüzden adımlar susarak atılır; içindeki fırtına konuşur, dışın fırtına öncesi sessizliğe gömülür. Yürürken sırtında geçmişi, başının üstünde yarını taşırsın. Sendelerken her yürüyüş aslında hafiflemeye değil, ağırlığınla barışmaya çıkar. Yürüdükçe yükünü değil, yükünle birlikte kendini taşımayı öğrenirsin. Acele etmezsin; edemezsin. Çünkü hayat, hızlı koştuğun için değil, defalarca düşüp yeniden ayağa kalktığın için öğretir yürümeyi. Yağmur altında ıslandığın gecelerde, sokak lambalarının altında titreyen gölgende, karanlıkta dizlerini karnına çekip nefesini saydığın o uzun, sessiz saatlerde… En önemlisi kendinden başka kimsenin bilmediği küçük, görünmez savaşlarında öğretir hayat yürümeyi. Zaman geçer, acı geçmez belki, ama adımlarının anlamı değişir. Artık yürümek, bir yerlere varmak değildir; dağılmadan kalabilmenin adı olur. Derin bir nefes aldığında genişleyen o boşluğa, gülüşünün yüzünde yarım kalmasına, içindeki ağırlığın adını hâlâ koyamamana rağmen, bir adım daha atarsın. Çünkü bilirsin… Durursan düşeceksin, koşarsan kırılacaksın. Ama yürürsen her ne kadar sendeleyerek de olsa hayatta kalacaksın. Gün gelir hiç fark etmeden anladığını fark edersin. Yeniden yürümeyi öğrenirken sadece ayaklarına değil kalbine öğretirsin yolu. Kendi kırıklarına tutunur, karanlığını adımlara çevirir, kimsenin bilmediği bir yerlerde sessizce yeniden büyürsün. Hayat seni yaralarınla büyütür. Ve sen, hiçbir yere varmayan o uzun yolda, belki de kendine varırsın. Bazı sabahlar uyanmak, geceyi bitirmek değil; bir devri daha sırtlanmak gibi olur. Kapılar ağır, sandalyeler yorgun, saatin sesi yüksek. İçinde bir telaş olur ama adı konamaz. Doğrusunu söylemek gerekirse hayat, insanın içini telaşını bile saklayacak kadar büyütür bazen. Evin içi uzun zamandır dar olur, duvarlar yaklaşır, tavan alçalır. Gömülmüş korkular olur odanın her köşesinde; kimseye belli etmezsin ama hepsi seni izler. Nefesin, odanın içinde dolaşıp durur ama dışarı çıkacak bir pencere bile bulamaz. Gün ışığı bile temkinli girer içeri, artık. Eskisi gibi cesur olamaz. Eşyaların üzerinde biriken tozlarda zamanın rengi olur sanki her bir tanecik konuşulamayan bir cümleymişçesine. Bir zamanlar evin içinde yankılanan sesler artık daha başka olur. Değişir, yaşlanır. Mobilyalar olmaz sadece eskiyen, seslerin de beli bükülür. Eskiden şarkı gibi akan suyun bile tınısı değişir; musluktan değil, sanki senin içinden geçer her bir damla. Her akış bir yerini yoklar, her düşüş bir çizik bırakır senden içeri. Duvarlar soğuğu içine çekip çekip geri sana üfler. Bazı eşyalar yer değiştirir sanki gözüne batmamak için. Sanki acını görmemek için kaçışır gibi. Koltuğun biri daha aşağı çöker, masanın bir ayağı daha yorgun durur, perdeler eskisi gibi rüzgârlarını ağırlamaz. Gecelerse uzar, karanlık erken gelir ama gitmez. Kapının eşiğine çöker. En büyük ihanetiyse saatler yapar. Sesi değişir saatin. Her bir saniyede parçaları kalbine çarpar sanki. Yelkovan en derin acında, akrep en dik duruşunda takılı kalır. Acını okşar gibi kanatırlar. Akrep, ağır ağır ilerlemez artık; olduğu yere çivilenmiş gibi ne ileri gider ne de geri döner. Bir zamanlar kalabalık olan evde herkes kendi hayatının kıyısına taşınır. Geriye sen kalırsın, geniş bir sessizliğin ortasında. Odalar büyüdü zannedersin başta, oysa yalnızlık genişler. Kendi ayak seslerinle baş başa kalırsın, veciz bir suskunluk değil koca bir boşluk içerisinde. Suskunluk içinden geçerken yalnız bırakmaz, seni bir hırka gibi sarmaz; tam tersine, iliklerine kadar üşütür. Bu kez soğuk, duvarlardan değil; senden geri sana dönen o büyük sessizlikten gelir. Bazı sabahlar uyanmak, hayata gözünü açmak değil; kendinle tekrar tekrar yüzleşmek olur. Yorgan ağır, oda dar gelir. Aynalarsa fazla gerçek… İçindeki suskunluktan bir yudum alır ama bir türlü kanamazsın. Çünkü anlaşılmak olur susadığın. Boğazın kurur ama kalbin acır. Kelimeler içinde kırılıp kırılıp keskinleşir. Konuşsan dağılırsın, sustukça içinde yığılır. Kalbinin içinde kırık bir eşya dükkânı kurulur; her rafında düşmüş cümleler, her köşesinde yıpranmış hayaller… Ve sen, o dükkânın kapısını her sabah yeniden açarsın. Tozuna karışmış hatıraların arasında gezinir, hangi parçanın neresinden koptuğunu anlamaya çalışırsın. Dokunmaya kalksan keser, bırakmaya kalksan peşinden gelir. Çünkü bazı acılar atılamaz; sadece sessizce yer değiştirir onlar. Bir raftan ötekine… Yine de hep oradadır. Rafların arasında dolaşırken fark edersin: Kırılmış her cümlenin altında susmak zorunda kaldığın bir anı, parçalanmış her hayalin ardında “belki” diye sakladığın bir umut vardır. Ve tüm o kırık dökük şeylerin tam ortasında, küçücük bir sandık durur kimseye göstermediğin. İçinde sakladığın en büyük sızı, en ağır yük, en derin sessizlik… Açmaya korktuğun, kapatmaya kıyamadığın bir gerçek. Bazı sabahlar işte böyle başlar; günün değil, kendinin ağırlığını taşımakla. Adımların odanın içinde yankılanır ama yürüyemezsin, sanki ayaklarının altına görünmez bir çimento dökülmüştür. Ve sonra bir an gelir, kimsenin duymadığı o iç ses fısıldar: “Devam et. Kırıklarla da yaşanır.” Sen de elin titreyerek bir rafı düzeltir gibi göğsünün içini toparlamaya çalışırsın. Yeniden kapatırsın o dükkânın kapısını ama kilitlemezsin, çünkü bilirsin, yarın yine açılacak. Kırıklarınla birlikte yürümeye mecbur olduğunu, acının da tıpkı nefes gibi senden olduğunu anlarsın. Ve tüm bu sessiz dağılmaların arasında, fark etmeden büyürsün. Kırıklarınla, eksiklerinle, sustuklarınla… Yine de hayata tutunursun. En yakınına bile anlatamadığı şeyler olur insanın. Halbuki en yakınına bir anahtar gibi uzanması gerekir kalbinin; “Buyur, gir, her şeyimi gör!” Yine de böyle yapamazsın bazen. Kapılarını hep içeriden kilitlersin. Çünkü bazı odalar vardır kalpte; açıldığında yalnızca sen değil, açıldığın da yıkılır. Yıkılmaktan hiç korkmazsın belki ama sevdiklerinin enkazının altında nefessiz kalmasından üşürcesine ürkersin. İnsan bazen kendini saklamaz; başkasını korumak için görünmez olur. Ona rağmen enkazın altında bırakmakla suçlanır günün sonunda. Kurtarmak için susarsın, suçlanmak için duyulursun. Bazen en çok yaralayan başına gelenler değil; kimseye anlatamadıkların olur. Paylaşılmayan acıysa paslanır; zamanla kapkara izler bırakır içimize. Dışarıdan bakınca her şey normal görünür, insan yüzünü ustaca dikmeyi öğrenir çünkü. Gülümsemenin, gözlerini kısmanın, “İyiyim.” demenin tonunu ezberler. Yüzündeki gülümseme her zamankinden ve haddinden fazladır. Ama içinde bambaşka bir iklim vardır. Sürekli yağmur yağan, güneşi küskün, toprağı çamur. Ve o iklimde yalnız sen yaşarsın. Bihaberdir bütün bir evren. Kalabalıkken yalnız olan yalnızken iki kişilik susmayı öğrenir. Kendi sesini dinlemektir ağır gelen. Çünkü insandır en çok kendi sesine kanayan. Bir borç gibi alırsın nefesini, geri veremeyeceğini bile bile. Çaresizliği sırtlamanın içinde büyüyendir insan. Belki de güzelliği yanlış öğretirler bize. Hafif olduğunu sanırız hiç acımayacakmış gibi. Oysa güzellik de acır, yorulur. Ve bazen en güzel görünen şey, en ağır yükü taşır. İnsan kendine süslenirken içini soyunur gibi açtığını fark edemez. Çünkü belki de en çok acı makyaj yapar kendine. Ağladığın geceler olur; o karanlıkta tek başına kaldığın, nefesinin sesinden ürktüğün… Göğsüne bir şey oturur, kalkmaz. Kalbin, kendi sesiyle uyanır. Gözyaşın yere düşer de içine düşmez. Ama yine de içinde büyüyen bir göl olur zamanla, ne kadar bakarsan bak dibini göremediğin bir su birikintisi. Eski sen yüzer orada, batmaz ama asla çıkamaz. Yüzme bilmezsin üstelik, sadece batmamayı öğrenirsin. Korumaya çalışırsın bir şeyleri; kırılgan şeyleri. Bir vazoyu değil… daha hassas, daha görünmez bir şeyi. İnsanın içinden kopup giden bir parçayı. O parça düştükçe büyümezsin, çözülürsün. Dışarıdan bakınca hayat sürer. Market ışıkları yanar, insanlar güler, arabalar geçer. Ama dünyan, pencereden sızan bir akşam kadar soluktur. Gün batarken içindeki günü toplarsın, her gün biraz daha akşam olur içinde. Ve garip bir suçluluk olur yakanda… İstemediğin halde içinde yankılanan bir ses “Yetemedin.” der. Oysa unuturuz, insan her şeye yetemez. Bazı akşamlar içine bir taş oturur; kalkmaz. Konuşmak istersin, anlatmak, bağırmak… Ama evin içi zaten dolu. Dolup taşmış. Söz koyacak yer yok. Sende susarsın. Susarsın ki daha fazla yıkılmasın hiçbir şey. Sorarsın kendine: “Ne zaman bu kadar sessizleştin? Ne zaman içindeki gürültüyü böyle ustaca saklamayı öğrendin?” Cevap yok. Güçlü olmayı istemedin, güçlü olmak başına geldi. Bir mecburiyet gibi çöktü omuzlarına. Zayıf kalmaya zamanın olmadı. Çünkü insan bazen düşemez, düştüğünde onu kaldıracak kimse yoksa. Dahası onun etrafındakileri kaldırması lazımdır çoğu zaman… İşte o zaman ayakta kalmayı seçer, dizleri kanasa bile. Yürürsün. Yorula yorula, kendini inandırmaya çalışarak… Epey de zaman olur ama hâlâ buradasındır. Belki biraz eksik, biraz çatlak ama burada. Ve içinden bir ses der ki: “Bitmedi.” Belki en çok da bu korkutur seni. Çünkü bazı yaralar kabuk tutmaz. Bazı hayatlar yarım kalmaz; sonsuz yara hâline gelir. Ama yine de… Yürümek var ya! İşte o… İnadın, hayatta kalışın, sessiz çığlığın… Düştüğün yerden kalkışın, kimse görmese de kendini yeniden toplaman. Ayaklarının altındaki zemin kırılırken bile bir adım daha atmana sebep olan o tuhaf direncin… Herkes bir şeyler anlatır: planlar, hayaller, yollar… Sen sadece ayakta durmayı anlatabilirsin kendine. Bir gün daha devrilmeden durmayı. İçinde hiç kapanmayan bir lamba vardır; gereksiz yere yanıyormuş gibi ama kapatırsan karanlık çok büyük olacaktır. O yüzden uykun eksik kalır, kalbin fazladan atar. O yüzden sen, olduğun yaştan daha yorgun olursun. Bazı yükler vardır; anlatınca hafiflemez. Anlatınca daha çok acıtır. Çünkü kelime değdi mi, yaranın gerçek olduğunu anlarsın. Bazı şeyleri anlatmazsın, çünkü yaşamaya çalışırsın. Ve yine dönüp başa gelirsin: “Yürümek var ya!” Bir evin içinde dönüp dururken, yine de yürür insan. Bir duvarın önünde dururken bile yolu devam ediyormuş gibidir. İçi kanar ama görünmez. Yorgunluktan canı çıkar ama belli etmez. Çünkü evinin içinde hâlâ ayakta durmasını gerektiren şeyler olur. Onların gölgesi düşmesin diye, kendini gölge yapar. Sendelesen bile yürümek vardır ya… İnsan bazen “Oh ne rahat!” deyip bırakabilir her şeyi. Ama senin payına düşmez genelde bu. Hayatın köşe başlarında kurulmuş ucuz tezgâhlarda satılan o sahte tesellilere kanmazsın artık. Sevda bile, insanın içine düşen o en derin duygu bile, gün gelir bir işportanın karanlığında solgun görünür. Çünkü doğuştan taşıdığımız o muhteşem güzellik ne kadar temiz yerden bakarsak bakalım, hep gözyaşıyla, kanla, terle parlatılmıştır aslında. Ömür dediğimiz şey de tam böyle bir ağırlıktır işte; dışarıdan “Neden bu kadar yoruldun?” diye soranların göremediği, içeriden kanayan bir hakikat. İnsanlar konuşur, hayatsa yarana tuz basar geçer sen bir anlığına durup nefes almaya çalışırken. Hasret başka bir yerinden sızar içine; sevda, özlem…Ve yine dönersin o gerçeğe: Doğuştaki güzellik bile acıyla şekillenmiştir. Ne kadar ışığa tutsan da, altında hep gözyaşı vardır, emek vardır, kan ve ter vardır. Ömrüm dediğin şey, işte bütün bu yüklerin toplamı. Ömrüm dediğin, sendeleyerek de olsa yürüdüğün yolun ta kendisi. Sonunda anlarsın: Hayat seni güçlü olduğun için değil güçsüz kalamadığın için bugüne taşımış. Bazı insanlar kaçtığı için yürür, bazıları ulaştığı için. Sen, hâlâ yıkılmadığın için yürürsün, sendelediğin için. Ve işte böyle… Yürümek var ya! (Müzik Önerisi: Cem Karaca- Ömrüm)
Genel Sekreter’in Kalemi’nden: Sıla İrem Çolak
Görsel, yapay zekâ tarafından oluşturulmuştur.