Bir Sabah

"Kasabada geçirdiğim birkaç gün boyunca fark ettim ki huzur, sadece büyük değişimlerde değil, küçük anların sadeliğinde gizliydi."

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)

  Bir zamanlar her şeyi bırakıp gitmek istiyordum. Şehir hayatının gürültüsü, sürekli bir yerlere yetişme telaşı ve ardı arkası kesilmeyen yorgunluk; ruhumda bir ağırlık oluşturmuştu. Sokaklarda yürürken insanların yüzlerindeki tükenmişlik, gökyüzünü örten yüksek binaların soğukluğu ve hiç dinmeyen trafik uğultusu… İçimden geçen tek şey, bu kısır döngüden birkaç günlüğüne de olsa uzaklaşmaktı.

Bir sabah, hiçbir plan yapmadan eski ve bir köşeye terk edilmiş fotoğraf makinemi çantama koyup yola çıktım. Gideceğim yeri bilmiyordum, açıkçası bunun bir önemi de yoktu. Tek istediğim, şehrin bana yüklediği ağırlığı geride bırakmaktı. Uzaklaştıkça hafifleyeceğime inanıyordum, bu yüzden nereye gittiğimden çok oradan ne kadar uzaklaştığım önemliydi.

Bir otobüse bindim ve pencere kenarına oturdum. Rüzgar, otobüsün açık camından yüzüme dokundukça içimde bir ferahlık hissettim. Yolda ilerlerken uzanan ağaç dallarına bakıp ellerimi yapraklara değdirmek istedim. Otobüsün eski motorunun çıkardığı monoton ses, kulaklarımı dolduruyordu. Çantamdan kulaklığımı çıkardım ama müzik dinlemek yerine fotoğraf makinemi açıp içindeki eski karelere göz atmaya başladım.

Makinemin içinde, on yıl öncesinden kalma birçok fotoğraf vardı. Yüzümdeki gülümsemeler, o zamanlar hissettiğim mutluluklar… Ancak bir şey farklıydı, sanki bu karelerdeki kişi ben değilmişim gibi geldi. Kendime, gülüşlerime, o eski anılara yabancılaştığımı hissettim. Bu düşünce içimde bir rahatsızlık uyandırdı ve makineyi kapatıp pencereye döndüm. Şehrin görüntüsü yavaş yavaş silinip yerini kıvrımlı toprak yollar, ara sıra görünen tek katlı evler ve uçsuz bucaksız bir huzur hissi aldı.

İndiğim kasaba sessiz ve küçüktü. İlk adımımı attığımda burnuma ıslak toprağın keskin kokusu geldi. Yürümeye başladım, her adımda üzerimdeki ağırlığın azaldığını hissediyordum. Çantamdan fotoğraf makinemi çıkardım ve etrafımdaki dünyayı kaydetmeye başladım. Gözüm, yosunlarla kaplanmış taş bir duvara takıldı. Bu duvar, sanki yılların hikayesini taşır gibiydi. Biraz ileride, bir ağacın altında siyah beyaz bir kedi uyuyordu. Bu sade manzarada huzur buldum ve o anı ölümsüzleştirdim.

Biraz daha yürüyüp bir sokak lambasının altına geldim. Ampulün çıkardığı hafif cızırtılar kulaklarımı doldurdu. Normalde rahatsız edici olabilecek bu ses, burada bir melodi gibiydi. Şehrin yorucu karmaşasından sonra bu küçük ayrıntılar bana yaşamın kendisini hatırlatıyordu.

Kasabada geçirdiğim birkaç gün boyunca fark ettim ki huzur, sadece büyük değişimlerde değil, küçük anların sadeliğinde gizliydi. Gün batımını izlerken içimde bir dinginlik hissettim, sokakların boşluğunda yankılanan ayak seslerim bana ait bir melodi gibiydi. Bunlar, uzun zamandır unuttuğum şeylerdi.

Bazen gitmek, bir kaçış gibi görünebilir. Ama aslında gitmek, kendi içindeki sessizliğe ulaşmanın bir yoludur. Bu yolculuk bana bunu öğretmişti: Uzaklaşarak kendime sandığımdan çok daha fazla yaklaşmıştım.

Merve Gedik

https://pin.it/6vfavo2y6

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.