(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 4 dakikadır.)
Havanın soğukluğunun dereceyle değil, içimden gelen ürpertiyle ölçebildiğim bir kış gününde elimde telefonla otobüs durağında bekliyordum. Önümde 14-15 yaşlarında iki kişiden biri, konuşma arasında diğerine “Finlandiya’da bir şehrin alttan ısıtmalı.” olduğunu söyledi. Telefonumu kapatıp beklediğim otobüs geliyor mu diye uzaklara doğru baktıktan sonra az önce öğrendiğim bilginin ne kadar doğru olabileceğini düşündüm. İstesem bu bilgiyi teyit edebilirdim ama bir şehrin alttan ısıtmalı olmasına çok ihtiyacım vardı. Bunun doğru olduğuna inanmak istiyordum. Devamında “Bir şehir nasıl alttan ısıtmalı olabilir ki?” diye düşünmeye başladım. Sonra hayatımın en küçük zorluğunda bile çektiğim küçük acının katlanılamaz olmasına kızdım. Çünkü zihnimde yıllardır hayatlarına dair birkaç fikre sahip olduğum “büyük” insanların inanılmaz zorluklardan geçmiş mücadelelerine karşı ben daha soğuğa bile dayanamıyordum. Üstelik evden çıkarken dışarının soğuk olma ihtimalini termal taytımla (içlik) savuşturduğuma inanıyordum. Tam da bu noktada yine alttan ısıtmalı bir şehir fikrine geri döndüm. Anlaşılan bunu düşünmeye de ihtiyacım vardı. Hayatta özendiğim, başarılı bulduğum kişiler bu konu hakkında ne düşünürdü diye düşündüm. Çoğunlukla bu kişilerin silüetlerinden oluşan zihnimdeki yargılayıcı ses, aşamadığım küçük zorluklardan dolayı insanların bunlara nasıl katlandığına dair içimde beliren sancıya karşı acımasız bir eleştirisi olurdu. Ben de bu kişilerin hayatlarının kendi ellerinde olmadan zor olmasının aslında bir nimet olduğunu düşündüm. Çünkü zor dönemler büyük insanları doğururdu.
Bu zorluklara baktığımda aklıma 11 çocuklu ailenin en küçük çocuğu olarak lise birde babasından habersiz Ankara’ya kendisiyle daha bir kere görüşmüş abisinin yanına okumaya giden Doğan Cüceloğlu geliyor. Abisinin de ekonomik durumu yerinde olmadığı için kıt kanaat ona bakarmış ve kendisini mahcup hisseden küçük Doğan; sabahları erkenden kalkar, evin sobasını temizler, derslerine çalışır, kahvaltıyı hazırlamaya yardım edermiş. Daha sonra ikinci aktarmaya 75 kuruş fazla vermemek için bir hayli kilometre daha okuluna yürürmüş. Bir 40 yıl sonra ise Doğan Cüceloğlu karşımıza; Amerika’da Osgood’un asistanlığını yapmış, bir sürü kitap yazmış, televizyon programlarına katılmış İletişim Uzmanı olarak çıkıyor. Ne kadar şanslı. Oysa benim okula gitmek için şu âna kadar yaşadığım en büyük zorluk; 6. Sınıfta servis aracımızın bozulmasıyla yan mahallenin servisinde, 2 kişilik koltuğa 3 kişi oturarak gitmek olmuştu. Üstelik ben ortada oturuyordum ve yanımdaki çocuğun düşmemesi için omuzlarımı içime çekmem gerekmişti. Ve kıt kanaat geçinmek konusunda da emin değilim. Ziraat mobilimde para miktarım 200’e her yaklaştığında çekinmeden para isteyebileceğim insanlar var (Bu cümlede özsaygı sıfır olarak hesaplanmıştır.).
Yine baktığımızda küçük yaşta bu kişilere; nadir ziyaretlerine gelen yüksek mevkiili tanıdıklarının anlattığı bir hikaye, hayatlarının dönüm noktası olabiliyor. Yıllar sonra çıktıkları Tedx konuşması ya da televizyon programlarında kendileri için ilham hikayelerini anlatıp bütün hayatları boyunca bunun onları ayakta tuttuğunu söylüyorlar. Ve bu anlattığı hikayeler de en uyduruk kişisel gelişim kitabında bile bulabileceğiniz cinsten. Oysa ben şu an en sanatsal filmden, en iyi motivasyon müziği eklenmiş youtube videosuna, spotify da her hafta kişisel gelişim yolculuklarıyla beslenirken bu hikayelerin 10 katı daha iyisini bulabiliyorum ama hayatımı değiştirmiyorlar (Hikayelerin diğerinden kaç kat daha iyi olduğuna dair henüz bir algoritma geliştirilemedi bu arada.). Üstelik Fight Club’ı izleyince, hayatta hiçbir nesnesin bana sahip olamayacağına dair esaslı bir iç konuşma yaptıktan sonra telefonumun şarjının bitme ihtimaline karşılık kendimi, dışarıya çıkmadan önce yüzde doksandan yüzde yüze kadar dolmasını beklerken buluyorum. Müzik olarak da Sagopa Kajmer’den dinlediğim “Sertlik Kanında Var Hayatın” parçası bir zamanlar beni motive etmiş olsa da daha sonraları klibinde Avatar Atakan’ın oynadığını görmek beni dinlemekten uzaklaştırmıştı. Dövüş sporlarına karşı bir antipatim var.
Tüm bunların yanında bazı olaylara karşı çok hassas bir kalbim var. Tanık olduğum ya da maruz kaldığım olaylardan etkileniyorum ve bu da odaklanma problemi yaşamamı sağlıyor. Örneğin 2-3 yıl önce pandemi sırasında sokağa çıkma yasağı ilan edildikten sonra insanlar panikle; makarna, tavuk, sebze, pirinç gibi besin değeri daha yüksek ürünler alırken, bir abinin luppo almasına aşırı tepki göstermişti. O abiyle dalga geçilmiş, sosyal medyada alay konusu olmuştu. Ama ben onun için üzülmüştüm. Belki de o abi günde 12 saat tabletiyle oynayan çocuğuyla yaşadığı iletişim problemlerini aşmak için ara ara luppoyla onun ilgisini çekmeye çalışan çaresiz bir babaydı ve son ânda açıklanan kararla panik yapıp luppo stoğu yapmak için markete koşmuş olabilirdi.
Bunun dışında yaşadığım zorluklar bakımından ülke düzeyinde birkaç örnek verebilirim. Ekonomik ve politik meseleleri geçtim, ülkeyi bir takım söylemler bakımından cinsiyetçi buluyorum. En basitinden “adam” kelimesini cinsiyet fark etmeksizin iltifat olarak kullanıyoruz. Ki bu erkek olan bireyler için de iltifat olmamalı. Bir keresinde de evde misafirlere tepsiyle çay dağıttıktan sonra tebessüm ederek “Kızımız Ayşe de pek maşallah!” diyerek gülmüşlerdi. Bu beni sinirlendirmişti. Teknik olarak bu söylem beni iki açıdan zorlar. İlk olarak onlara bir erkek olarak tepki göstersem, çay dağıtmanın kadınlara ait bir görev olduğunu kabul etmiş olacaktım. Bu Çaycı Hüseyin’e haksızlık olurdu. İkinci olarak bunu kabullenirsem de onlar için çay dağıtmamım bedelini bir kadın ismi alarak cezalandırılmış olacaktım. Benim için bu problem değildi ama kadın ismiyle görevi eşleştirecekleri için yine Çaycı Hüseyin’e haksızlık olacaktı. Şimdi baktığımda tüm bu zorlukların verdiği motivasyonla başarılı olmak için çaba verseydim, en iyi ihtimalle annemi bir partinin İlçe Kadın Kolları Başkanı yapardım, ki bu da ilgilendiğim bir konu değil.
Zihnimden bütün bu düşünceler geçerken beklediğim otobüs nihayet uzaktan görünmüştü. Anlayacağınız üzere yaşadığım yerde otobüs sefer sıklığıyla ilgili bir problem var. Çok geç geliyorlar. Kartımı basıp oldukça kalabalık, alttan ısıtmalı belediye otobüsüne bindiğimde kendimi mutlu hissettim. Buranın belediyesi gerçekten de çalışıyordu. Thomas Edison’a ampülü bulduğu için bir kez daha minnet duydum. Ayakta dikilirken tutunacak bir yer bakındım. Yanımda 40-50 yaşlarında oturan bir abi dikkatimi çekti. Bir eli boş diğer elinde sırf 25 kuruş vermemek için meyve reyonundan alınmış market poşeti vardı. Poşetin içinde de luppo vardı. Yanında da 12 yaşlarında mavi saplı gözlüğüyle bir çocuk tabletiyle oynuyordu. Anlaşılan bu abinin de çocuğuyla iletişim problemleri vardı.
Bir süre bekledikten sonra içimden ona doğru eğilip “Üzülme be abi, Doğan Cüceloğlu’nun da çocuğuyla problemleri varmış, adam iletişim uzmanı olacak bir de.” diyesim geldi. Ama şoför otobüse kapasitesinden fazla yolcu alma gayretinde olduğu için arkaya doğru ilerlemem gerekti. Ben de yeterince düşünmüş olmanın verdiği yorgunlukla elimi cebime atıp kulaklığımı aldım. Daha sonra “Başarının 9 Sırrı” isimli 27. dakikasına gelmiş olduğum podcasti dinlemeye devam ettim. Her ne kadar ilk altısını unutmuş olsam da geriye kalan üç tanesiyle ben de büyük insan olabilirdim.
Yazar: Burak Bayık
Görsel Kaynak: https://images.app.goo.gl/HeVuaGBtxQb8jLka6