4 Mevsim

Ütopyanın aslında bir distopya olduğunun fark edilmesini hiçbir çağ düzeni istemez. Ben o distopyayı yakından gördüm. Yıkılmış bir şehri gerimde bıraktım.

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 4 dakika sürmektedir.)

“Dünden daha iyiyim. Dünden daha eksiğim. Bu eksiklik güç veriyor bana. Mesela zamandan eksiğim, insanlardan, eşyalardan… Sonra biraz da hüzünlüyüm. Yel mevsimini de beklemiyorum. Her an aynı esinti ve sarsıntı içerisindeyim. Dümdüz dururken dört mevsimi deneyimlediğim bir noktadayım. Diyorum ya, sade bir hayatta sadece hayattayım. 10’u 45 geçe gibi bir tökezleyişteyim. Sabahleyin bakkaldan alınma bağlı ekmek poşetinin askıdaki haliyim. Kendimden uzakta ve bilinmez bir hayat gayesi içerisindeyim. Düğümlenmiş hayatımda tiftiklenmemiş tek bir ip tanesi arıyorum.”                 

Diyerek noktaladım yazdıklarımı ve bütünlükten kopuk defterimde diğer yazılarım gibi parça parça yerini aldı yazdıklarım. Edebiyattan uzak hayatım edebi bir kalem atfetti bana. Duygularım ise yerleşmemiş göçebe bir kalpte salını verdi. Gençliğime sevgilerimi yolladım; yorgun ve yıllanmış tarafıma ise ifade edemediğim duygularımı. Ben bir aleksitimik miydim yoksa duygularım tanımlanamayacak kadar yoğun muydu? Literatürde ne deniyordu içinde olduğum duruma? Tanımlamalarını yıllardır okuduğum kriterlerden farklıydı yaşadığım. Okumak ile yaşamak arasında derin bir fark varmış. Yazarlardan okuduğum yorgunluğu ve acıyı anladığımı sanırdım; iliklerime kadar zerrelerimde hissetmeden önce. Oysa bir iki cümleydi bağdaştığım şeyler. Şimdi ise sayfa sayfa betimlemelerin içimde bir yeri vardı. Şimdi ben de o insanlardan biri olmuştum. Ne olmuştu o insanlara? Nereye gitmişlerdi mesela ya da nerede yalnız kalmışlardı? Gecenin serinliğiyle yüzleşmişlerdi mutlaka. Hangi şehri seçmişlerdi sıfırdan başlamak için? Belki hiç sıfırdan başlayamamışlardı ve her şehir de yabancı kalmıştı onlara. Anlamıştık sanırım bazı şeylerin sonunun olmadığını. İçimizde barındırdığımız hisler nereye gitsek bizimle geliyordu. Kim bilir belki aynı hislerle yine güneş bizim için doğar. Farklı şehirlerde, yerlerde aynı sabaha uyanırız. Yaşadığımızı sabahların doğmasından anlarız; zamanın geçtiğini ise hiçbir şeyin aynı kalmayışından. Sonra yitiririz sevdiklerimizi ve sevilmeyi umduklarımızı. Geriye bize ait bir parça kalırsa da bir ömür acısını taşırız kalbimizde.

  İnsan en çok kendisine dokunan şeylerin acısını duyumsarmış. Kimi zaman emeklerimin kimi zaman çocukluğumun hatırlatıcılarının kimi zaman da hayal kırıklıklarımın bedenimde edindiği acıyı duyabiliyorum. Sivri uçlu bir masa gördüğümde çocukken kafamı kırışım aklıma geliyor veya çocukluğumun özlemini çektiğimde bana çocukluğumu hatırlatan eski ambalajlı abur cuburları alıverdiğimi görüyorum. Geriye dönemiyorum sadece acımı gidermeye çalışıyorum. Geçiyor mu? Hayır, sadece geçiştiriyorum. Hiçbir acı geçmiyormuş. Acılar sadece şekil değiştiriyormuş. Yani, öldürmeyen şeyler kirletiyor bizi sonra da büyütüyor. 

Geçiştirip yaşayamadığım tüm acıları yaşayabileceğim bir zaman dilimi diliyorum kendime. Herkesin zamanı kendisine göre ötermiş. Ancak yaşadığımız coğrafyada acılarımızı yaşayıp yaslarımızı tutabileceğimiz bir zaman dilimimiz yok. Her şeye rağmen sabahki işe gitmek zorundayız. Her şeye rağmen devam etmek zorundayız çünkü kafamızı kaldırırsak bir saçmalığın içinde yaşadığımızı fark ederiz. Ütopyanın aslında bir distopya olduğunun fark edilmesini hiçbir çağ düzeni istemez. 

Ben o distopyayı yakından gördüm. Yıkılmış bir şehri gerimde bıraktım. Yıkılmış bir şehirle birlikte anılarımı, sevinçlerimi, hüzünlerimi ve beni ben yapan her şeyi gerimde bıraktım. Bugün ben, ben miyim bilmiyorum ama buraya nereden geldiğimi biliyorum. Yaşarken çoğu kez yeniden doğduğumu düşünürdüm. Sıfırdan başlamanın anlamını bilene kadar. 

Şimdi ben yaşadığım her şey için kalbime bir mum diktim. İnsanın hayatının ve benliğinin yasını tutması böyle bir şeymiş. İçimde taşlaşmış bir kısım var. İçimde çatlaklarla dolu bir sınır var. 23. yaşım hayatımın miladı oldu. Şimdi her şey gözüme çok çirkin ve anlamsız geliyor. Savaşmaya değer bir gelecek ve umut dolu gülüşler dışında. 

Yazar: Hazal Ezgi Yurdagül 

Görsel Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/749919775471525446/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.