(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)
Zihnimi kurcalayan bir düşünce ve yine kaçan uykularım. Düşünüyorum, hayatımı kurgulayacak olsam neleri değiştirmek isterdim, kendi hikâyemin kaderi benim elimde olsaydı nasıl biri olarak yolculuğuma devam edecektim? Sizin de aklınızdan geçiyor mu ara ara bu düşünceler? Peki ya yazarlara ne demeli? Yazarların onlarca kahramanı kurgulayarak yazdıkları romanlar, hikâyeler gerçekten kendi benliklerinden, zayıflıklarından belki de arzularından bağımsız mıdır? Yazarın kendine itiraf edemediği şeylerin yansımasını satır aralarındaki yaşamlarda gördüğümüzde yazarın hikâyesine de tanık olur muyuz acaba? Tüm bu soruların çıkış yolunun tek bir kaynağı var zihnimde: “Kurguya dönen hayatlar daha az gerçek midir?”
İnsan bazı zamanlarda yazdığı hikâyesini yaşamak ister ama hayatın olağan akışı içinde kaybolurken kendi sesine odaklanmak o kadar zordur ki; kabuğuna çekilip onun için yazılmış olanı bekler sessizce ve ümitsizce. Tam da bu anlarda içinde tutamadığı, haykırmak istediği her şey kaleminden dökülür ve kendi heybesinden okurlarına doğru yola çıkar. Neden biliyor musunuz? Hangi bakış açısına, mesleğe, dine, ırka belki de yaşa sahip olursanız olun Muriel Rukeyser’in dediği gibi hayatta değiştiremeyeceğimiz bir nokta var: “Evren atomlardan değil, hikâyelerden oluşur.”. O halde aklıma bir soru daha geldi: “Bizi biz yapan yaşadıklarımız mı yaşayacaklarımız mı; yazdığımız hikâyemiz mi yoksa yazacak olduğumuz hikâyeler mi?” Aa bir de tabii ki zihnimizdeki hikâyeler… Keşkeler ile başlayan pişmanlık cümleleri, kendi hikâyesine sırtını dönen insanlar; tüm bunları düşündüğümüzde vardığımız nokta ne olacak acaba?
Varacağımız noktayı düşünmedim, hep yaptığımız şeyi yapmak istemiyorum. Çünkü biliyorum; hep bir şeylerin peşinden koşarken buluruz kendimizi, hep bir sonraki yere yetişebilmek için savrulup gideriz, anlamayız bile hangi ara geldik buraya ve gelirken neler gördük, değil mi? İşte yine hikâyemizi yazmaktan ve yaşamaktan ziyade otomatik pilotta bizim için yazılanları bekliyoruz. Yani sadece yılbaşı, doğum günleri ya da çok özel anlarda mı anlıyoruz yılların geçip gittiğini yoksa farkında mıyız geçmişe olan hasretimizin, dün ile ilgili pişmanlıklarımızın ve yalnızca geleceğe yatırım yaptığımızın? Bir tek hasta olunca mı anlıyoruz mesela sağlığın değerini ya da tanıdığımız biri bu hayattan göçüp gittiğinde mi sorguluyoruz derin konuları? Ve biraz düşündükten, vakit geçtikten hemen sonra standardize edilmiş yaşam biçimimize geri dönüp geleceğin telaşı, kaygısı ve hırsı içerisinde boğulup kaybolmaya devam mı ediyoruz? İşler kontrolden çıktığında ise pişmanlık duygusu da ekleniyor ve kendimiz de dâhil kimseyi memnun edememiş bir şekilde görünmeyen zincirler arasında kendi nefesimizi tüketiyoruzdur belki de…
Çok küçük gibi görünen ama değeri paha biçilemez olan anlar vardır hayatta; bazen şanstır, bazen de benliğinizi bulmanızı sağlayan şanssızlıktır. İşte asıl hikâye burada başlıyor, yani sizin bakış açınız, sabrınız ve hikâyenize yön verecek olan var oluşunuz. Ulaşmak istenilen başarıları elde etmeye çalışırken odak noktasının sadece hedefler olması, basılan her adımda belki gerçekten ulaşmak istediklerinden uzaklaştırıyor olabilir. Kilit nokta ünlü bir komutanın dediği gibi zafere değil sefere odaklanmak, insanın kişisel yolculuğunda hatırı sayılır derecede önemli olan bir noktaya temas etmekte. Yani, ruhumuzu geleceğin hırsı ve kaygılarıyla kaplarken, hikâyemizin dönüm noktalarını kaçırıyor olabiliriz, tabii göremediğimiz şansları da!
Yazar: İpek Salman