(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakikadır.)
Hayatımda olup olabilecek tüm kimliklerden sıyrılarak, ayrıcalıklardan uzaklaşarak, statülerimi bir kenara koyarak, sadece kendi benliğimle çıkmak isterim bu yola. Beni yücelten her sıfat, günün birinde yüktü çünkü bana; kendimden uzaklaştıran, ruhuma zincir vuran, kendime yabancılaştıran bir yük…
Bilirdim ki, insanın kendine ait olan dünyası, tüm çıplaklığıyla başka birinin bakışlarında sınırlandırdığı mercek kadardı. Oysa aynadaki yansımamla konuştuğum, gülüştüğüm günlerimi hatırlarım. Benliğimi yansıtmaya çalıştığım anlarda yanlış anlaşılmak, bir başkasının komplekslerine takılmak veyahut özgünlüklerin kabul edilmemesi; sessizleştirirdi ruhumu, anlaşmazlığa sürüklerdi.
İçimdekini anlamaya çalışmak ve aslında olmadığım kişiyi canlandırmakla geçerdi. Bilmediğim bir dildeki şarkıyı, biliyormuş gibi mırıldanırdım kendimi insanlara. “Gerçekten seni mi yansıtıyorsun ağzından çıkan her cümlede?” diye bir ses tırmalardı kulağımı. Tam da o anda, suskunluğumla irkilirdim ve içimdeki ölen her insanı karalardım bembeyaz sayfaların derin satırlarına. Ama bilmezdim en çok kendimi yazdığımı, en çok kendimi sakladığımı, en çok kendimden uzaklaştığımı.
Var olmak, kabul edilmek, en çok da sevilmek ne güçmüş bu yüzyılda. Farklı olmak, ne büyük yaralar açarmış insan kalbinde, büyüdükçe anladım. Benliğimizin ötesine ulaşmak, birbirimizi kucaklamak için ne beş duyumuz yetebilirmiş artık, ne de sözlerimizin keskinliği.
Kendi benliğimle bile tanıştırmadığım bir yüzüm var benim, herkesten sakındığım. Heybemde en güzel anılarımı sakladığım, sevinçlerimi paylaştığım, hüzünlerimi en derinden yansıttığım… En çok da birey olduğum, var olduğum, kendim gibi olduğum… İnsanın ötekiyle var olabildiği kaç an vardır ki hayatta? Baksana, hadi durma bak etrafına! Tüm doğallığınla seni kucaklayan, sana temas eden kaç kişi var? Peki ya sen, sen kabul edebiliyor musun bir başkasını? Hiçbir beklentiye girmeden, tek bir şey bile aramadan?
İsterim sorgulamak, düşünmek, farkındayım diyebilmek. İçimdeki sesle bir bütün olmak ve ruhumun gereklilikleriyle hareket etmek, bir meziyettir bu yüzyılda. Bir başkasının güneşine de rüzgârına da kayıtsız kalamaz insan, bilirim. Ama daha iyi bildiğim bir şey var: Varoluşumun anlam yolculuğunda bazen kaybolmak, bazen düşmek, bazen de durmak sadece, hiçbir şey görmeden; ama en çok ben olmak, birey olmak, kendim gibi olmak. Hiçbir yükün altına girmeden, düşünmeden, özgürce “Bu benim yolum.” diyebilmek. Çünkü var olmak durabilmektir kendi ayaklarının üstünde, kendi duruşunu bulabilmektir hayatın en derinlerinde, içindeki ses ile çelişmemektir. Zihnimden geçen onlarca, yüzlerce, hatta binlerce düşüncenin kölesi olmadan davranabilmektir belki de.
Bitmesini istemediğim, sonunu bir şekilde yazamadığım ne çok anı var zihnimde; dönüp dönüp tekrar canlandırdığım, kimi zaman içinden çıkamadığım, hayır çıkmak istemediğim… Bir iç çekerim en sonunda, düşünürüm çok eski zamanları ve zamanın bile eskitemediği anılarımı: kendim gibi hissettiğim çocukluk yıllarımı. Gelir aklıma, mıhlanır düşüncelerimin karmaşıklığı arasına ve dökülür dudaklarımdan en sevdiğim şairin her bir dizesi:
“…Ah benim nergis kokulu cehaletim…
Ruj lekeleri bıraktın bardaklarda
Anlatmak isterdin kendini durmadan
Bir bardağa bile olsa.
Ne diyecektin, ne söyleyecektin
Şairlerin şahı olsan,
Bir AH’dan başka…” (Didem Madak, “Ah’lar Ağacı”)
Benliğimizdeki karanlık tarafın aydınlık yansıması olsun içimizdeki çocuk, her daim kendi sesimizi bulmamıza imkân sağlayan deniz feneri gibi.
Yazar: İpek Salman