(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Yüzlerce, belki de binlerce yüz arasından kendimle yüzleştiğim bir gece. İçimdeki ses ile anlaşmazlığa düştüğüm bir gün daha. Günler birbirini kovalarken, her geçen ‘an’da bir öncekini yaşamayı özlemek ve bu döngünün kölesi olmak. Düşünmeden edemiyorum, kaç yüze veda ettiğimi, kaç ‘hoşça kal’ ile hayallerime son verdiğimi. Düşünürken hissettiklerime engel olmak, ben ile kendim arasına şeffaf duvarlar örüyor, aslında yokmuşçasına ama bir o kadar yükseklere çıkarcasına. Küçücük bir kıvılcımla başlayan, ötekinde nefes aldığım her ‘an’ı nasıl sığdırabilirim ki bir ömre hatta bir yazıya.
En çok da hiç hazır değilken yaşadığımız kayıplar öteki yüzümüze yakınlaştırırdı bizi, hani şu herkesten sakındığımız. Peki, kaybetmeye hazır hissedilir mi ki? “Kendine iyi bak” ile bitirilen vedalar mı hazırlayacaktı? Alsak ya zamanı geriye yaşasak tekrar ve tekrar o anları. En yoğun duygularla, en derin kahkahalarla belki gözyaşlarıyla ama birlikte. Dur diyebilsek keşke, dur işte zaman burada, akma daha fazla. Ellerimde, kalbimde, ruhumun derinliklerinde açılacak bu boşluğu hangi sefer karşılar? Bilincinde olmadan tutkularımla sırtlandığım bir yaşamın sonuna gelmiş gibi yapayalnız hissederek çaresizce yolda olmaya mı küsmek yoksa?
Dönelim, en güvendiğimiz limanlara. Bizi anladığını sandığımız insanların sözde şefkatli kollarına. Hatta bastıralım acımızı, terk edilişimizi. Yüreğimizdeki silik izleri kazıyalım ve hiç yaşanmamış varsayalım. Tüketelim benliğimize birer parça ekleyen ve bizi ama iyi ama kötü bugünlere getiren ilişkilerimizi. Ve koşarak takalım, dar çevre yitiklerinde değer kazanan maskelerimizi, karışalım insanlığa. Duyduğumuz her sözle bir ket daha vuralım yüreğimize, kimsenin kimseyi anlamadığı ama herkesin herkese konuştuğu bu çiğ dünyada.
Kim kimi anlayabilir ki? Konuştuklarımdan mı ibaretim, peki ya sustuklarım? İçimi kemiren, bedenimi etkisi altına alan, düşlerimde yeşertmeye çalıştığım o hayaller. Tek bir cevabı mı vardır benim yaşadığım ama bir tek benim konuşmadığım, sadece dinlemekle kaldığım, bir adım bile ileri gidemediğim zamansız vedalarda. Haksız mıyım ağlamakta, güçsüz müyüm tekrar yaşamak istemekte? Benliğimle bağ kuran, benden bir parça taşıyan o vedalar…
Ah beni ayakta tutan, topluma uymayan davranışlarım vedalar karşısında. Sustuğum her anda acımı yaşadığım, küllerimden tekrar doğduğum, belki de yeni bir sayfada kendime baktığım. Hele acımın esiri olmadan o yaşadığım duyguların hazzı, bana insan olduğumu hatırlatan. Aşina olmadıkları derinliğe paha biçen insanlığa kapattığım kulaklarımdır, beni ben yapan. Kalbimle aklım arasına sıkışan düşüncelerimi, cambazın ipte yürüyüşü kadar hassas ve bir o kadar dengede tutuşumdur bana geriye kalan.
Bana şahitlik eden odamdır. Hatıralarımdır benim yol arkadaşlarım. Beni dinleyen ama yargılamayan duvarlardır sırdaşlarım. Benimle ağlayan yağmurdur beni hisseden. Gecedir karamsarlığımı saklayan. Beni yatıştıran fotoğraflardır defalarca kez zihnimde canlanan.
İşte bundandır sessizliğim, çok uzaklara dalışım. Belki de yüzlerce kez anlaşılmayı beklerken sonumu, benliğimin çıplaklığı ile kendime dönerek kucaklamamdır. Kelimelere zorla anlam yüklemeden kabul etmemdir. Kendine iyi bak, sadece iyi olduğunu bilmek istemektir belki de.
Vakit tamam deyip yazmaktır son vedanın senaryosunu, oynamaktır büyük bir cesaretle ama içi buruk olarak. Söylemektir, en güzel şiirin can alıcı dizelerini ve inmektir, sahneden yaşayıp vedaların en zamansızını.
Yazar: İpek Salman