(Bu yazının okunması yaklaşık olarak iki dakika sürmektedir.)
Yanıltmadan yanıltan bir şey varsa o da temeli olan bir durmama yeteneği, becerisidir. İknadır yani. İkna, üç boyutlu gerçeği beş duyu organıyla ispat ettikten sonra kenara çekilse dâhi, şahit olunan durum her ne ise aradan zaman geçtikten çok kısa bir süre sonra devam filmi beklenebilir. Örneğin; acılı ve duygusal anlamda yoğun günler ya da daha uzun süreli bir takım sıkıntılar çeken birinin yaşamı, gerçek bir biçimde bütün çıplaklığıyla ortada olsa dâhi, gelişen teknoloji ve yarattığı imkanlar silsilesi sayesinde bu yaşamın alıcısı çok olabilir, yoğurt kabına birkaç litre suyla “Yaşa.” denilen kaplumbağaya sırıtarak kalem uzatıp ardından daha büyük bir sırıtışla parmağını ısırttırıp argoyla karışık gülmek kadar absürt mü bilinmez ama temeli olan ne kadar gerekçelendirme(ikna) varsa hiçbirinin işsiz kalmayacağı kesin…
Yanılmanın ufuk açıcı hatta zihinsel çevikliğin ilk koşulu olduğunun anlaşılabilir düzeye geldiği bir gün, çıkan tüm seslerin gerçekten de “denenmek” üzere çıkıldığı daha rahat anlaşılacaktır. Nitekim buradaki ses kontrolle, kendisini kimsenin göremeyeceğinden emin oluncaya kadar yukarı çıkan birinin, megafonla tüm dünyaya haykırması arasındaki fark, açıklayıcı nitelikte bir karşılaştırma olabilir. Nasıl mı?
Örneğin; sınıfa yeni giren bir öğretmenin, bağırmakla titremek arası gidip gelen sesinin altında, belki de müthiş bir özgüven olduğu hâlde şimdi hiç sırası değil diye kendini kenara çekmiş ve önce karşısındaki öğrencileri olabilecek en gerçek ve naif haliyle tanımak istemiş ve çıkarması gereken yüksek sesi, profesyonelliğine dayanarak şimdilik kenara çekmiştir. Özgeçmişine bile eklemediği, eklemeye gerek duymadığı, ya da bağlı bulunduğu kurumdaki meslektaşlarından, dengine eşit yükseklikte birini göremediği için çok sorulmadıkça bahşetmediği nice başarıları olabilir. Bakım anlayışına uymamayı seçen saçları ve canlı ve solmuş renkleri “tercih edilebilirlik” olarak birbirinden ayırmayan kıyafetleriyle dersini anlatırken, ortamdaki en ipeksi, ütülü olan eşsiz akademik konularını unutulmayacak bir şölenle anlatabilir, öğrencisi olmaya hak kazanmış, pazartesileri favori günü yapmış bu kimselere, naiflikten ve evrensel görüşünden dolayı “Her türlü ben bu derisi geçerim.” diyenlerin aksine, koskoca sınıfta on kişiyle, yüz kişinin konuşacağız doyurucukla doymaya, konuşmaya, posterleri, sohbetleri, kitleler üzerindeki etkisi ve kaç kişi tarafından bilindiği umursanmadan dinlenen gizli ama duymasını bilene yeni olan yeni öğretmen The Gradful Dead misali görkemli bir naiflikten ibaret olan bu akademik haz, kamburu çıkmış ne kadar kanıksatılan şey varsa her birinin yeni bir bilgiyle övülüp “aydınlık “ bir sistemde kurutulması kadar harekete geçirici bir inşa sürecidir.
Cayır cayır yanan ve her kırpıldığında akan gözlerin histerik bir uykusuzluğu yoktur. Histerik ve cazgır olan şey, en ufak bir yağmurda pencere kenarından akan damlalar yığınıdır. Eğer ordeal terapi, sadece insanlara değil eşya ve doğa olaylarına da uygulanabilseydi, kuşkusuz her şeye “damlamanın” zarif bir davranış olmadığı da anlaşılmış olurdu. Ama ben bağlı bulunduğum insan türünün bana sunduğu tüm yetkilere dayanarak ve hayranlığa bulanmış bir histerik olarak bu şölenin tüm damlalarını yüreğimde kapsüller halinde taşıyabilirim. Tabelası, adresi, yoğunluğu, baskınlığı, tanınmışlığı veya görünürde ninni eşliğinde anlatılan tüm gerçeklikleri sabırla hazmedebilirim. Nedeni olmayan küçük bir kavanozu boyayıp süsledikten sonra neden verdiğimi, özgürlüğümün doruklarındayken dâhi anlayabilirim.
Yeni bir öğretmenin aslında “iyi” bir öğretmen olduğunu,
Anlaşılamamanın en derin tutsaklığında bile anlayabiliri(z)m….
Konuk Yazar: Deniz Uğur Çil
Görsel Kaynak: https://pixabay.com/tr/illustrations/a%C4%9Fa%C3%A7lar-ay-gece-fantezi-orman-6341416/