(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 2 dakika sürmektedir)
Geçmiş geçmişte kalmış, gelecek ise bize bakar. Biliriz ki attığımız her adım, aradığımız yola giden patikadır; tuttuğumuz her dilek, geleceğin bir yansımasıdır. Birçok hedefimiz var: bir şeyler olmak, bir şeyleri büyütmek gibi. Gördüğümüz her dünyanın çözülmeyi bekleyen bir dili vardır, nefeslerle şekillendirilmiş. Fakat size de bazen öyle gelmiyor mu, sanki yerinizde sayıyormuşsunuz gibi? Sadece ben mi arafta oturup hayaller kuruyorum yoksa?
Tamamlanması gereken görevler, yapılması gereken işler… Her şeyin bir çözümü olduğu bir dünyada, ertelemeye de bir çözüm bulabilirsiniz. Zaman geçiyor, ama gerçekten sindirmeye vakit kalıyor mu? Diyorum ki görevler var… İşler, hedefler… İnsanın tadını kaçıran, peşinden koştuğu bir gelecek var. Hepimiz “biri” olmak için kendimizi aşmaya çalışırken hiçbirimiz nereye gideceğimizi bilemiyoruz. Birikiyor bu küçük adımlar, başa çıkabilmek için; takvimlere ve keskin köşeli kutulara yerleştirdiğimiz bir “yapılacaklar listesi” oluyor. Öyle ki bazen zamanı geliyor fakat onları tamamlamak öyle bir yüke dönüşüyor ki elinizi kolunuzu kaldıramıyorsunuz. “Kim inanır ki buna?” Diyorsunuz kendi kendinize ve susup yükünüzü çekiyorsunuz sadece. Elbette, günümüz insanının en sıkıcı derdi bu olduğundan, bunları duymak pek romantik gelmiyor kulağa fakat insanın içine işliyor elbet. Tüm bunlar, yola olan şevki kırıyor ve neden o yolu seçtiğini unutturuyor insana.
Duygularınız doğanızda ikincil bir faktöre dönüştüğünde, ister istemez kendinizden bir şeyleri kaybedersiniz. Zamanı farklı kutuplara ayıran bir dünyada, kimliğinizi görmeye çalışmak samanlıkta iğne aramaktan daha meşakkatli değil midir? Görülmeyen ve sindirilmeyen duygular, yüzeye çıkarak kişiyi bunaltmasıyla kaçınılmazdır. Cevap bulmak mümkün mü? Ben her akşam, her güneş yeryüzüne değdiğinde kendimi sorgulamaya devam ediyorum fakat gerçekten ne istediğimi senelerdir anlayabilmiş değilim. Büyüdüğümüzde ne oluyor sahiden? Her oyunu başarıyla geçtiğimizde ne oluyor?
Belki de cevap aramaya çalışmak görüşü bulandırıyor. Haliyle her bilgiye muktedir ve hâkim olan modern insan, bilememenin dehşetiyle yüzleşmekte zorlanıyor. Çünkü bilmediğinizle ancak inanarak yüzleşirsiniz ve inanç, duyguların önceliğiyle gelir. Belki de geçmişte ve gelecekte kaybolan bu insanlar, içlerini göremiyorlar artık bu yüzden. Belki de her eylemlerine o kadar yabancılaşıyorlar ki “yarın yaparım” diyerek kaçınıyorlar hepsinden. Sorguluyorlar kendilerini, hata arıyorlar ve suçluyorlar; neden bu yola başladıklarını tekrar unutuyorlar. Ama ne kalır geriye benden bunları geride bıraktığımda? Kemikten ve hayalden başka? Bunlar istememekten değil, korkmaktan; insanın hissetmediği ve bilmediği, dilsiz geleceğe olan korkusundan kaynaklanır. Yol nereye gidiyor, bilmiyoruz; ne kadar düşünsek de bazen cevap bulamıyoruz. Doğrudur ya, hayalleri bilmeyiz; hayalleri ancak kurabiliriz. Bu aklın öncülüğüyle gerçekleşen bir eylem değildir, hiçbir zaman da olmamıştır.
Bu yüzden inanması güç olsa da, kalbinizi dinlemek bazen verebileceğiniz en mantıklı karar olabilir.
Ece Şevval Kamiloğlu