“İnsanın asli görevi kendini doğurmaktır.” Erich From
Birçok insanın tıpkı benim gibi çocukluğunda gerçek dünyayı her ne kadar kabullenmiş gibi görünüyor olsa da kendini, olguları masallardaki gibi düşlemekten alıkoyamadığını varsayıyorum. Hatta bana göre hala iyi bir insan olursam, şirinleri dahi görebileceğimi düşünüyorum. Unicorn bir gün gelebilir ve iyilik daima kazanır. Masallarda bahşedilen iyinin kurtarıcılığı daima yücedir; yalnızca gerçek dünyada iyi olmak, güzel olmanın bütünleyicisi değildir. Gerçek dünyanın özünde, masallarda verilen küçük bir sır vardır. Mutluluk ve mutsuzluk, iyi ve kötü, güzel ile çirkin daima iki kardeştir. Mutluluğa mutsuzluğun bir parçası olarak baktığımız zaman, nefreti sevgiyle yendiğimiz zaman bizler de aslında kendi dünyalarımızın masal kahramanlarıyız.
İyi masalların yaratıcıları konformistlikten uzaktadır. Kendi bireyselliğini keşfederek hayal dünyasında yepyeni bir prenses yaratabilmenin, uçaklara kalp takabilmenin veya mavi küçük yaratıkların aslında var olabileceğine insanı inandırmanın yolu yine masal yazarının içindeki “ben”e sımsıkı tutunup yine o içindeki “ben”e inanmasıdır. İnsanın bu kendini keşfetmesinin ve kendi eşsizliğinin farkına varabilmesinin yolunu Erich Fromm “Yaratıcılık kesinlikleri bırakma cesaretidir.” diyerek açıklamıştır.
Fromm’a göre insan mücadele içinde yaşar ve bu yüzden yaşam gerilimle doludur. Yaşamın gerilimi gece ve gündüz takibinin içinde geçen bireysel mücadeleler bütününden ibarettir. Bireysel mücadele doğada geyik avlamak gibi statik bir güçten ibaret olmamakla birlikte doğayla ve toplumla uyum sağlamaktır. Fromm, doğayla ters düşen tarafımızın zekanın gelişmesiyle başladığını öne sürer. Doğa bize zeka üstünlüğüyle üretici bir varlık olma imkanı sunar fakat bununla birlikte kendimizin ve çevremizin kalıcı olmadığının farkına varmamızı sağlar. Bu kavrayış beraberinde bize üstesinden gelinmeye çalışılan teklik, yalnızlık duygusunu getirir. Bu duyguyu yenmenin çözümü ise otoriteye ve gruba uyum sağlamaktır. Fromm bu konuda yine “Sıradan bir insan için hiçbir şey büyük bir gruba ait olmamaktan daha zor ve katlanılmaz değildir.” demiştir. Peki bunu kendi masalımızla nasıl gerçekleştireceğiz? Bütünlük duygusuna ulaşmanın bir yolu çelişkili bir biçimde kendi bireyselliğimizi keşfetmektir. Ünlü bir ressamın toplumda var olma biçimi kendi yarattığı fırça darbesidir. Kendi tutkularımız ve düşüncelerimiz bize kendi masalımızı yaratır.
Mücadele edilen yalnızlık büyük bir “ben”den ibarettir. “Ben” bilincin oluşmaya başladığı andan itibaren şekillenmeye başlar ve hayatın soluğunu bu şekilde hissederiz. Koskoca evrenin bir parçası olduğunu bilmekle aynı zamanda vücudunda bulanan küçük hücrelerin bütünü olduğunu fark etmek insan için kendi dünyasının içinde gerçekleşen küçük bir kaosu oluşturuyor. Bu, insana tıpkı notalardan oluşan bir şarkı ve şarkının hissettirdiği duygulara akan uzun yolcuğu gibi insanın kendisine yani “ben”ine çevrilen düşünme ve anlama isteğini uyandırıyor. Doyumsuz “ben” sürekli anlamak ve öğrenmek istiyor ve kendi seçimlerini yapıyor. Bu da bizi Dr. W. Dwyer’ın “Hayatımız, yaptığımız tercihlerin toplamıdır.” sözüne götürüyor. İyi ve kötünün kardeşliği bize hayatımızı; seçimlerimiz ve “ben”imiz ise kendimizi doğuruyor. İnsan en iyi mücadelesini başkalarıyla değil kendi “beni”ni doğurup hayata sunarak, hayatının masalını yazarak veriyor. Peki ya siz kendi masalınızı yazıp kendi “ben”inize kavuşabildiniz mi?
Yazar: Sıla Arslan