Toplumdaki Kadın Algısı

Televizyon kültürü biçimlendirir, kültürel özellikleri ve toplumun değer yargılarını yeniden üretir. Televizyonun standartlaştırdığı izler kitle içinde, en kolay ulaştığı ve etkilediği kitle kadınlardır. Kadınlar, televizyonun hem hedef kitlesi hem de önemli bir malzemesidir. Bu malzeme, kadınlığa dair tanım ve imgeleri yeniden üretmek ve ataerkil ideolojinin idealize ettiği kadınlık rollerinin yayılması ve korunmasına hizmet etmek amacıyla değerlendirilir. Televizyon, mevcut düzeni yeniden üretirken, aynı kadın imajlarını da sürekli olarak tekrarlamaktadır. Bu iletilere maruz kalan farklı özelliklere sahip izleyicilerin, bu iletileri alımlama ve anlamlandırma süreçleri önem taşımaktadır(Dönmez, 2008).

Yazın bitişiyle beraber televizyonlarda yayınlanan anlamsız yaz dizilerine de veda ettik sonunda. Her yaz mutlaka her kanalda en az bir tane saf, sakar, biraz da salak, fakir ve tabi ki çok güzel olan bir genç kadın oluyor. Hayat onun yüzüne hiç gülmüyor. Babası alkolik, annesi başka bir adamla kaçmış, kardeşlerinin bütün yükü onun omuzlarında olan bu genç kadın, her zaman için sabreder. En sonunda da bütün bu acıları çeken, zorluklara katlanan genç kadın mutluluğu karşısına çıkan zengin, çok yakışıklı bir erkekte bulur ve mutlu son! Hatta tecavüzcüsüyle evlendirilip yaşadıklarına susmak zorunda bırakılan, her zaman için sabreden, sonrasında evlendiği adamın aslında kötü bir insan olmadığına inanıp onu sevmeye başlayan ve devamında evliliğini gerçek bir evliliğe çeviren kadınların hikayeleri televizyon kanallarında farklı isimlerle kendilerine yer buluyor. Ayrıca dizilerde şişe devirir gibi adam öldüren, insanların vücudundaki uzuvları kesmekten zevk alan, yani aklınıza gelebilecek her türlü kötülüğü yapan mafya babaları, dizinin kahramanı oluverir bir anda. Biraz da espritüel bir kişilikse zaten herkes adama hayran. Başroldeki kadın da adama deli gibi aşık. Bizler de kavuşmaları için Allah’a duacı!

 

Reklamlar ise bize şu mesajları veriyor: Kadınlar dış dünyaya ait değildir, dış dünyaya ait olan er

keklerdir. Kadın evde durmalı, evini çekip çevirmeli, güzel yemekler yapmalı, aynı zamanda bakımlı olmalı, her zaman güler yüzlü olmalı ve surat asmamalıdır. Bir yağ markasının

reklamını örnek verecek olursak; kadın sürekli evdedir, hatta mutfaktadır. Kadın genellikle abartıdan uzak kıyafetlerini giyer, saçlarını şöyle bir toplarlar, önlüğünü takar ve akşam için en güzel yemekleri yapmaya başlar. Neyse sonra akşam olur. Bütün aile bireyleri (kadın hariç tabi ki) sofraya oturur, yemeklerin servis edilmesini beklerler. Kadının yemek yaparkenki halinden eser yoktur. Güzelce giyinmiş, saçını makyajını yapmıştır.  Hatta masumluğu ve saflığı simgeleyen inci küperini bile takmıştır. Tabakları taşırken de kocasına tebessüm etmeyi asla ihmal etmez.

Bizler anne ve babalarımızın birer kopyasıyız. Onların davranışlarını, kullandıkları cümleleri, bakış açılarını ister istemez taklit ediyoruz ve onların tartışmalarından, kavgalarından etkileniyoruz. Çok küçük yaşlarda bunlar yavaş yavaş bize işlenmeye başlıyor. Kız çocuklarına oyuncak bebek, bardak, tabak, çatal, ütü; erkek çocuklarına silah, kamyon, araba satın alıyor anne ve babalar. Erkek çocuklarına ‘’Aman oğlum, sen kız mısın bırak şu oyuncak bebeği!’’ derlerken kız çocuklarına ‘’Sen erkek değilsin, bırak onu!’’ diyorlar. Bunlar bize çok küçük yaşlarda empoze ediliyor. Geçenlerde şöyle bir olaya şahit oldum: Erkek kardeşim işten geldi ve kendisine yemek koyup masaya oturdu. Sonrasında tabakları topladı ve tam masayı silerken daha beş yaşını doldurmamış olan kuzenim şunu söyledi: ‘’Masayı neden sen siliyorsun, sen anne misin?’’ Ne kadar masum gelse de kulağa aslında bazı düşüncelerin nasıl içine içine işlediğinin özeti bu kullandığı cümleler.

Küçük yaşlarda erkek çocuklarına aileleri –bunu bilerek yaptıklarını düşünmemek istiyorum- onlara sevgi gösterisi olsun diye şirinlik yapmak adı altında cinsel organları üzerinden kendilerince şakalar, espriler yaparak onları istismar ediyorlar. Erkek çocuklarının cinsel organlarının ucundaki derinin çepeçevre kesilmesini, yani sünneti o kadar abartıyorlar ki gösterişli düğünler yapıyorlar. Yapılacak sünnet törenleri için şu slogan kullanılıyor: ‘’Haydi arkadaşlar, erkekliğe ilk adımı atma zamanı! Cesaretin varsa bekliyorum.’’ Ayrıca sünnet düğünlerinde, ‘’Oldu da bitti maşallah, milli olur inşallah!’’ gibi sık kullanılan anlamının çirkinliğinin düşünülüp düşünülmediğinden emin olamadığım cümleler de var. Aslında çok da  derine inmeden sünnete olan bakış açımız da ortaya çıkıyor. Böyle olunca da erkek çocukları da cinsel organlarıyla her şeyi yapabileceğini zannediyor. Sonrasında ise bu erkekler kadınları cinsel obje olarak görmeye, kadınları küçümsemeye başlıyorlar. Erkek çocukları cinsellikleriyle, performanslarıyla ne kadar övülüyorsa kız çocukları da o kadar sindiriliyor, utandırılıyor ve korkutuluyor.

Ülkemizde vajinismusun en temel sebeplerinden biri kadınların cinsellikten aşırı derecede korkutulmuş olması ve bunun kadınlarda bir fobiye, bir şeref/utanç meselesine dönüşmesidir(Altun,2015).

Türkiye’deki kadınların çok büyük kısmında vajinismus olduğu söyleniyor. Özellikle kadınlarda kendi vücutlarından yabancılaşma söz konusu ve bu çok büyük bir sıkıntı. Cinsellik eğitimi verildiği zaman biraz daha farkındalık yaratılıyor(Rayka Kumru).

Toplum sadece kadınlara değil, erkeklere de baskı uyguluyor; Erkek adam ağlamaz! Neden ağlamasın, erkeklerin duyguları yok mu, onların da içinde yaşadıkları duyguları dışarıya yansıtmaya hakkı yok mu? Küfür etmeyen, kibar olan erkekler küfür etmeye ve kaba saba davranmaya teşvik ediliyor. Küfür etmek, kaba saba davranmak, ağlamamak erkekleri daha çok erkek yapıyor algısı lanse ediliyor erkeklere.

Türkçedeki atasözlerini, başka ülkelerin atasözleriyle kaşılaştırınca kadının toplumda “ikinci cins” olarak aşağılanması, küçümsenmesi, ayrımcı bir düşünce ve ön yargıyla kötülenmesi konusunda diğer kültürlerdeki durumundan hiç de geri olmadığını saptamak kolay. Kadınların toplumda yaşamın her alanında genelde yaşadıkları her şey atasözleri ve deyimlere de olduğu gibi yansıyor. Gerçekten de atasözleri ve deyimler toplumun geniş bir kesimine mal olmuş düşünce, anlayış ve değer yargılarının birer aynası durumunda. Kadınlar var olan toplumun yapısı gereği erkeklerle eşit görülmeyen, onun da ötesinde horlanan, ezilen, baskı altında tutulan, dışlanan, değer verilmeyen diğer yarısını oluşturuyor.

Kadınlarla ilgili atasözleri Alman halk kültürü ve edebiyatı:

  “Kadının yönettiği evde şeytan uşaklık yapar.’’ (Wo die Frauen im Hause regiert, ist der Teufel Hausknecht. )

“Saçı uzun aklı kısa.“ (Lange Haare, kurzer Sinn. )

İtalyan atasözlerinde de kadınlar olumsuz özelliklerle anılıyorlar:

“Az kadının ve az kazın olsun.” (Donne e oche tienne poche.)

“Kendini şirret kadından koru, iyi olanına hiç güvenme.” (Dalla donna cattiva guardati bene, e dalla buona non ti fidar niente. )

 

Yunanların ataları da kadın konusunda pek olumlu şeyler düşünmüyorlar:

 

“Evlilik adamların aldığı tek şeytandır.”

 

“Üç büyük tehlike vardır : deniz, yangın ve kadın.”

 

Rus atasözlerinde de durum aynı :

 

“Kadını ruhun gibi sev, kürk palton gibi sopala.”


 “Köpekler bile kadınlardan daha iyidir, hiç olmazsa efendisine havlamazlar.”

 

Japonlar da şiddet konusunda aynı şeyi söylerler:

 

“Evliliğinin iyi yürümesini istiyorsan evlendiğin gece karını döv.”

 

Kadınlara en büyük  desteği yine kadınlar veriyor ama en büyük kötülüğü de yine kadınlar yapıyor maalesef. Birbirlerini yerden yere vuruyor, ayıplıyor, aşağılıyorlar. Kendini yetersiz hisseden, sürekli birileriyle kendini kıyaslayan kadınlar sizin başarınızı desteklemek yerine eleştirmeyi seçiyor. İlk başta kadınların birbirini desteklemesi , kadınların kendi  bakış açılarının değiştirmesi gerekiyor.

Hepimizin gördüğü ama bakmadığı, duyduğu ama dinlemediği şeyler aslında bunlar. Basit gibi görünen ama çok da etkili olan şeyler. Çevremizi gözlemlersek, konuşulanlara biraz daha dikkat kesilirsek, belki de biraz daha fazla rahatsız olursak normalleşen ama asla normal olmayan o konuşmaları, davranışların farkında olabiliriz.

Biz kadınlar ayıplamalarla, yasaklarla, kendimiz olamamakla, yapamazsınlarla, edemezsinlerle;  susturularak, yok sayılarak büyüdük. Biz bu hayata küfür yemek, tacize uğramak, tecavüze uğramak, aşağılanmak, küçümsenmek, hor görülmek, aldırış edilmemek için gelmedik.

Hiçbir erkek otururken karşısındakine nasıl göründüğünü düşünerek oturmuyor.  Hiçbir erkek dışarı çıkmak için binbir türlü bahane uydurmak zorunda kalmıyor. Hiçbir erkek cinsel ilişkiye girdi diye, sevgilisi oldu diye, eve geç geldi diye öldürülmüyor.

Biz mutlu olmak istiyoruz. Yadırganmamak istiyoruz. Biz bu ne der o ne der demeden yaşamak istiyoruz. Biz aşağılanmamak istiyoruz. Ayıplanmamak istiyoruz. En önemlisi biz kendimiz gibi davranmak istiyoruz.

 

Kaynaklar:

 

Dönmez, N. (2008). Toplumsal cinsiyet kalıplarının yerli televizyon dizilerindeki kadın karakterlere yansımaları: Binbir gece örneği. Yüksek lisans tezi, Kocaeli Üniversitesi, Kocaeli.

Altun, F.(2015). Kadının Fenni. İstanbul: İnkılap Kitabevi

http://www.milliyet.com.tr/seks-yasandikca-daha-fazlasi-pembenar-detay-ask-1932766/

http://www.diegaste.de/gaste/diegaste-sayi3107.html

 

Yazar:  Feray ÜNSAL

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir