Sevmenin Ya Sonra Hali

Birini sevdiğimizde gördüğümüz şeyler bir başka güzeldir, duyduklarımız kulağa daha hoş gelir, tenimiz hep daha sıcaktır. İçimizde tarif etmesi kolay olmayan şeyler olur. Yani, bende öyle oldu. Sanki içimde bir şey vardı ve dışarı çıkmak istiyordu. Daha önce içimde olan ama onu en diplere gömdüğüm için varlığını unuttuğum bir şeydi bu. Bir yandan bir an önce çıkarmak istediğim bir yandan da içimi korkuyla kaplayan.  Ama aslında kimse onu durduramazdı. Ben bile yapamazdım bunu.

Birini seviyorum ve bir anda dünyam renk cümbüşüne dönüyor. Zaten sevdiğim kendimi daha çok seviyorum, bir başka seviyorum. Göz göze gelinen anlarda bozulan kalp ritimimle, vücudumun cayır cayır yandığını hissetmem, durduk yere gülmeler, gecemin gündüzüme karışması… Aynı anda iyi şeyler düşünmeyi, kötü senaryolar yazmayı başarıyorum. Bazen paniğe kapılıyorum. Sanki yokmuş, hiç olmamış gibi. Sonra birden beliriveriyor, oh çekiyorum. Kendim, kendi içimde parçalara ayrılıverdi sanki. Bir yanım sakar, ağaca toslar; bir yanım hep dikkatli. Sonra kendim, kendimle anlaşmaya, sonra birden tartışmaya başladı. Hem kalp kalbe karşıydım hem de kendimin kendisini ortadan kaldırmak istiyordum. İyi ki vardı ya da var gibiydi…

Sonra canım yandı. Canımın yanması mı daha iyiydi yoksa hiçbir şey hissetmemek mi? İkisini de yaşadım, karar veremedim. Bazen gözümün önüne getiremiyorum. Bazense ne kadar görmek istemesem de orada duruyor. Bir anda, artık hiç umursamadığımı hissettiğim bir anda bir kelime, bir ses, bir koku, bir görüntü  beni mahvedebiliyor. Ağlamak istiyorum. Yatağın içinde küçücük oluyorum. Kimse beni duymasın diye yastığa gömüyorum kafamı. Hıçkırıyorum. Ağlarken çıkarılan sesleri çıkarıyorum. Bütün yüz kaslarım geriliyor. Sonra yok olduğumu hissetmek istiyorum. Yorgun hissediyorum; şansım varsa belki de uyurum…

Kızgınlığım, kırgınlığım iki gün sürmüyor, kendim  yarattığım buzları yine kendim eritiyorum. İlk adını duyduğumda nasıl adını benimseyemediysem şimdi de yaşadığım şeylerin tutarlı olup olmadığını anlayamıyorum. Mide ağrıları, bulantılar, yatağa geçmeme rağmen fıldır fıldır dönen başım ve berbat hissetmem… Güne ‘’Bakalım bugün neler olmayacak?’’ diye başlamaya başlamıştım. Bazen gözlerim doldu, tuttum kendimi, bazen serbest bıraktım gözyaşlarımı.

Ne doğru ne yanlış bilmiyordum. Doğrular çok mu umrumda, onu da bilmiyordum. Bir bilinmezlik ve belirsizlik içinde gidip geliyordum. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmamasından, göründüğü gibi çıkmamasından yılmıştım. Kendimi farklı frekansta sesler çıkardığım için duyulmuyormuş gibi hissediyordum.

Bu belirsizlikle gidip gelen zamanlarda beni yargılamayan iki şey vardı: Ne kalemim yazacağım şeylere karışıyordu ne de defterim ona bunları yazmamdan şikayetçiydi. Yazdıklarımı tekrar okuduğumda boğulacak gibi hissettim. Yaşarken nasıl nefessiz kalmayı başardığımı düşünüp kendime sinirlendim.  O anda yaşadığım şeylere verdiğim anlamları kağıda dökmüşken şu anda kağıda döktüğüm şeylerin aslında o anlamlara gelmediğini anlamak biraz canımın acımasına sebep oldu.

Nefret ediyordum. Hala bir şeyler hissetmekten, düşünmekten nefret ediyordum. Onun kötü olduğunu, herkesten kötü olduğunu biliyordum. Kendi hayatımın neresindeyim, ne yapıyorum hiçbir fikrim yoktu. Bir süre bu böyle gitti. Bu yol nereye gidiyordu, nereye çıkacaktı, bilmiyordum. Kendimle ne kadar mücadele ettim, kendimle ne kadar konuştum, kendimi ne kadar çok tembih ettim. Kendime ne kadar çok kızdım, sonra kızdığım için özürler diledim, affettim kendimi. Sonra kendime sarıldım, ağladım.

Eskiden olsa kalbim maraton koşmuşçasına atardı, nefesim kesilirdi ama yorulduğumu hissetmezdim. Artık yorulduğumu hissediyorum. Kalbimin ağrısından uyuyamadığım geceleri geride bırakmış bulunuyorum. Kendimle baş edemediğimde yine kendimle kavga ediyorum. Bir şeyleri unuttuğumu düşünmüyorum ama bu kadar çok olan öfkem nereye gitti, onu bilmiyordum.

 

Yazar: Feray Ünsal

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir