Petrichor

Yas yağmurunun ortasında kalmış olmasam da pencerenin buğusundan görüyordum dünyayı; ikimizin arasında olan duvarlar gibi, benim duvarlarım gibi, senin çitlerin gibi.

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)

(Yazardan bir not: Bu yazıyı okuduktan sonra benim için Aaron – U-Turn (Lili) şarkısını dinleyin.)

Bir çalar kasetin üzerinde uyuyakalmıştım. Şarkı sesleri inatla yükseliyor, ben ise uyanmak istemiyordum. Bakkal Hüsamettin Abi’nin sıkılmışlığı, Candan Abla’nın tükenmişliği ve sokaktaki herhangi bir insanın sürüklenmişliği kaplamıştı içimi. 60’ların İstanbul’una açmak istiyordum gözlerimi. Nilgün Marmara okuyup kendi kabuğumun değerini, yabancı olduğum hayatın ekşi tadını tadıyordum. Günümüz sistemini, alışkanlıklarını sevmiyordum. Ait olamadığım yerlerden alaycı bir acıyla geçip gidiyordum. Tanımlamalar üzerine kurulu bir dünyadan hissiyatlarla geçiyordum. Bu dünyayı gerçekten yaşamıyordum; idare ediyordum. 

Evet, bugün bir farklı uyandım. Hayatı bıraktım, görevlerimi askıya aldım, yataktan çıkmadım. Bugün kendimi sevesim de gelmedi. Kapımı kapattım. Kedim birkaç kere tırmaladı kapıyı. Gitmeyince aldım içeri. Zaten bir tek ona açardım kapıyı. Başkası olsaydı açmazdım. O da anladı bugünün farklı olduğunu. Hiçbir şey istemedi, uzandı yanıma aynı yorgunlukla. Yorgunluk da güzeldi onunla, duvarsız olmak da. 

Hangi günde olduğumu düşündüm. Günleri karıştırıyordum. Pazartesi perşembe, perşembe pazar olmuştu benim için. Zamana yetişemiyordum. Bir baloncuğun içinde havada asılı kalmayı arzuluyordum. Arzulamak demişken bugünlerde Nazım Hikmet’in Seni Düşünmek şiiri pek sık geliyor aklıma. Ben de mırıldanıp hüzünlü bir gülümseme bırakıyorum yanağıma:

“Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,

Dünyanın en güzel sesinden

En güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey…

Fakat artık ümit yetmiyor bana,

Ben artık şarkı dinlemek değil,

Şarkı söylemek istiyorum.” 

Tarlalı bulutları resmetmeyi özlemiştim. Fırçalarımla kâğıda ufak dokunuşlar bırakmayı da. Şarkı dinlemekten yorulmuştum. Yorulduğum her şeye küsmüştüm. Her şey yolundaymış gibi davranırken öteki tarafımdan çıkan dizeleri yok saymıştım. Öteki tarafımı mütemadiyen saklamıştım. Geceleyin kendime kaçmayı, sabahleyin kendime varmayı bir alışkanlık haline getirmiştim. 

Toprak gibi derinlerde yaşasam 

Boşluklarda nefes alsam 

Gece beni sarmalasa, güneşe varsam 

Tütsülenmiş gecelerde kendimi yoklasam 

Işıklar kapansa, saatim 12’yi geçse

Hüzünler kalsa buharlaşan bardağın ağzında

Ve ağzımdan şu cümleler çıksa 

Dış dünyam güneşliyken pencerelerim gözyaşlarıyla buharlaştı 

Mevsimler geçti, dünün çocukları birikti 

Menekşeler, bu sokaklara uğramazdı boşunaydı beklemek yarını

Sonbaharın yapraklarını sürükleyen rüzgâr bulunmazdı

Bugünün rüzgârı bir ipin ucuna bağlıydı  

Öyleydi ki yarını beklemek sonbahar kadar yabancıydı

Yine de sevdim adsız yabancıyı

Yine de sevdim, yarına dair içimde bulamadığım her şeyi 

En çok da tırmıkların arasında filizlenmiş ot tanelerini

Dizelerim pervasızca penceremin camına çarptı. Gökyüzü, bugün benim için ağladı. Ben ölmemiştim ama içimde bir şeyler ölmüştü. Birileri göç etmişti. Sımsıkı kapadım camı, yasın hüsran dolu esintisinin tüm odayı esir almaması için. Karşı koymak anlamsızdı. Yas yağmurunun ortasında kalmış olmasam da pencerenin buğusundan görüyordum dünyayı; ikimizin arasında olan duvarlar gibi, benim duvarlarım gibi, senin çitlerin gibi. Sana aynı yabancılıkla, senin haberin bile olmadan veda ediyorum. Sen ve ben, bu duygu dilinde, aynı yabancılıkla kalacağız. 

Yazar: Hazal Ezgi Yurdagül

Görsel Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/749919775469509127/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.