Parçalanmamışa Dair Ağıt

Boğaza atılmış sayısız düğümlerin ertesinde, gözlerimin yağmuruna bulut olamamış olmamın eksik ve yarım kalmışlığındayım.

(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 4 dakika sürmektedir.)

Ağırlaşan zamanın ortasında kalmanın acısından nasıl bahsedilir, bilmiyorum. Tek düze bir çizgide yürümenin hafifliğinden uzak ve olmayan yanların fazlalığında sert bir duvara toslamanın hıçkırığındayım. Boğaza atılmış sayısız düğümlerin ertesinde, gözlerimin yağmuruna bulut olamamış olmamın eksik ve yarım kalmışlığındayım. Durağanlıktayım Sylvia. Sırtımı dayadığım bu duvarın köşesinde öylece izlemelerin ve geri kalmışlığın sancısıyla, savruluşu bedenimin her zerresinde hissederek uzaklara dalmaktayım. Dönen dünyanın dönüş hızını hesaplamakta ve geceyle gündüzün kovalamacası arasında hızlı bir ilerlemeyi var etmeye çalışmaktayım. Sylvia, ben yok olacağım günü beklemekteyim. Her tarafa dağılan parçalarımın dingin esişte savrulurkenki halini hayal etmekteyim. Yalpalanan toz tanecikleri gibiler. Bu güne kadar “Bu benim.” diyemediğim bir bedenin küçük parçalara ayrılışında kendimi görüyorum. Öyle küçük ve öyle değersiz görünüyorlar ki! Ben onları küçük bir çocuğun başını okşarcasına, artık olmayan bedenimin göğsüne bastırmayı istiyorum. Bu nedensizlikler silsilesinin içinde kırılmışlığın hazin tadını, bir beden üzerinde etkisini düşündüğümde, “Elbette!” diyorum. Elbette parçacıklar haline gelmeleri gerekiyordu. Bölünmenin bilmem kaçıncısından sonra imkansızlaştığını düşünmeden, un ufak tortularla karşıma çıkmaları gerekiyordu. İnsanın bazen kırıldığı yerde bedenini büsbütün görmemesi gerekiyordu. Ruhunu ordan çıkarıp, kuytu gövdenin dağılışına şahit olmalıydı. Çocukluğunda yapamadığı tüm yapbozların acısını, kendi parçalarını bir bir yerine koyarak bu sancılı dağılışı birleştirmeli ve uçurumun kenarında bulduğu birkaç çiçeği aralarına serpiştirmeliydi. Fakat Sylvia, zamanın ne kadar ağırlaştığını görüyorsun. Her günün içerisinde zamanı bükmenin imkansızlığına rağmen ne kadar çabaladığımı görüyorsun. Aynaların tek parça olarak gösterdiği yansımamdan ne kadar kaçtığımı biliyorsun. Bunca şeyi görüp biliyorken, beni neden parçalamıyorsun Sylvia ? Bunu benim yapmam gerektiğini ve bu gerçeklikten bana kaçıncı kez bahsettiğini sayamıyorum bile ve söylemeni istiyorum; daha ne kadar kırılmam gerekiyor? Bu savruluşun içinde daha ne kadar bilmediğim yerlerin misafirliğini çekmem gerekiyor? “Zaman geçsin de nasıl geçiyorsa geçsin.” lafını dillimden kaç gün daha düşürmemeliyim? Parçalanışın bayramı dediğim günün özleminde, yokluğumu hazan yağmurlarıyla yıkadığım ve kendi ateşimle kavrulduğum onca zamanın içerisinde daha ne kadar kırılmam gerekiyor? Bunu benim için yapamayacağını bilmeme rağmen kilitli kapılar arkasından, kapına el pençe yalvarışlarımla kaçıncı gecenin sabahında yorgun bir bedenle oradan uzaklaşmalıyım? 

Sanırım bu soruların cevapları yokluğunu hissettiğim gün kadar uzak bizlere.

Duracağım Sylvia, çiçeklerin arasında durabileceğim tek nokta olan uçurumların köşesinde öylece duracağım. Bazen manzaramı değiştirmek için diğer taraflara oturacağım ama biliyorsun ya, uçurumun her köşesi aynı boşluğa bakar. Aynı olan bunca farklı bakışın içinde, bakışlarımı tekrar çiçeklere yönelteceğim. Çarpan rüzgarın gövdelerini savurmaya çalışırken köklerinden nasıl destek aldıklarını izleyeceğim. Yokluğun köşesinde nasıl da hayat bulduklarını ve ölümün en ücra detaylarında nasıl da güzel olduklarını göreceğim. Eğer bir gün bu savruluşun sonuna gelirsem ve kapını çalmazsam Sylvia, pencerenden dışarıya bak. Saçlarını savuşturan rüzgarın esintisinde yalpalanan beyaz toz tanelerine bak. Kilitler ardında olan senin, kilitlerini kırmadan o hiç kimseye açmadığın kapını zorlamadan, içeriye birkaç parçamın misafirliğini kabul et. Ben geleceğim Sylvia ama önce çiçeklerimi toplamalıyım. Komşu evinde gördüğüm yapbozların uzak izleyişindeki acımı, kendi bedenimi toplarkenki neşeye katmalıyım. Zamanın geçiş hızını artık düşünmeden dönen dünyaya eşlik etmenin hazzını yaşayarak, diyar diyar kendimi aramalıyım. Bir yere, bir bedene ait olmayan parçaların ne kadar uzağa savrulabileceğini kim bilir, öyle değil mi Sylvia? Ben bileceğim ve tüm parçaları bulmanın uğraşından döndüğümde, köklerinin savruluşa izin verdiği çiçekleri yanıma aldığım vakit, pencerenden içeriye giren rüzgara bırakacağım kendimi. Son parçalarımı senden almaya değil. Bu yapbozun sona bırakılan ve çocuksu  büyük heyecanına beraber eşlik edelim diye. Bana eşlik et diye… 

Pencereni açık tut Sylvia ve kendine iyi bak, bana iyi bak.. 

Yazar: Arif Bakır

Görsel kaynak: https://opendoors.gallery/artists/luka-khabelashvili

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.