ORADA MISIN?

Ellerimizi uzattığımızda bir elin orada olmasını bekleriz. Çok güçlü olabiliriz, ya da belki çok acı çekmişizdir, çok düşmüşüzdür, yeri çok defa öpmüşüzdür. Yine de bir gün belki de aynı yerden yüzüncü defa kırılabiliriz. Bu aptallık mıdır, insan olmak mıdır bilmiyorum. Fakat istisnasız her insanın karanlıkta kaldığında ve ışığı bir türlü yakamadığında, bir elin onlara yardım etmesini dilediğini hissediyorum. Bu el akla mukayyet olmalı, yalpaladıkça koluna girmeli, düşülecekse birlikte düşülmeli, dizlerin yaraları karşılıklı temizlenmeli. Öyle herkese kolay kolay gösterilemeyen hatta birileri görecek diye öd patlatan, sırf bu yüzden de köşelere, gülücüklerin altına ittirilen yaralar, bu el tarafından okşanmalı. Zaten okşanmazlarsa daha çok açılırlar, daha derine inerler, yeni yeni yaralar açarlar. Bu yüzden yaralandığında ve yaraya bakacak gücü olmadığında, insan bir el dokunuşu bekler. Bir çocuk gibi bekler bunu, öyle yıkık, öyle mahzun, öyle garip… İster ki biri başından okşasın, çok sakince, sabırla yanaklarında gezdirsin şefkatli ellerini, çok gösterişli de olsa, güçlü de olsa minicikmiş gibi yaklaşsın ona. 

“Acını almaya gelmedim, paylaşmaya geldim! Sana düşmeyeceksin diyemem ama düşersen seninle birlikte yerde olacağımı bil.” 

Bekleriz. Uçurumdan aşağıya düşmek üzereysek ve tek elimizle bir dalı kavrıyorsak inançla, bir elin kolumuzdan yakalamasını bekleriz. Düşmekten yorulduysak ve yara bere içerisinde kaldıysak, yaralarımızı en az bizim kadar sahiplenecek birini bekleriz. Kimse tarafından anlaşılmadığımızda ve kendimizi olabilecek en aykırı, öteki, yabancı hissettiğimizde bizimle aynı dili konuşan birini bekleriz. Yorulduğumuzda ve yığıldığımızda sırtımızı sıvazlayacak ve bizim bile inancımız kalmamışken bize inandığını savunacak birilerini bekleriz. Bu bazen annemiz, babamız, kardeşimiz, dostumuz, arkadaşımız, düşmanımız, hiç ummadığımız, hiç tanımadığımız birileri olabilir. 

Fakat neden o “biri” biz olmayalım? Neyi beklediğimiz konusunda bu kadar kararlıyken, bunu başkalarına vermekte neden bu kadar isteksiziz. Neden kolay kolay bu el olamıyoruz? Dokunamıyoruz? Saramıyoruz? Şefkatle okşayamıyoruz? Neden yıkıkken bu kadar mahzunuz ama yıkılan karşısında bu kadar güçlü? Düştüğümüzde “Gel bir de aşağıdan bak!” diye haykırmak istiyoruz ama düşene yukarılardan bir yerlerden bakıyoruz. Neden ellerimizi hemen uzatıp, yerden kaldırmak varken, ellerimizi uzatıp uzatmamayı hak olarak görüyoruz. Çok iyi bildiğimiz şeyleri, başkalarına fısıldamaktan alıkoyuyoruz kendimizi. Çok iyi bildiğimiz şeyleri, yapmaktan geri duruyoruz. 

Dilerim dışarılarda bir yerlerde aradığımız her şeyi önce içimizde barındırırız! Dilerim dışarılarda bir yerlerde aradığımız her şeyi önce içimizde buluruz! Ve dilerim içimizde bulduğumuz şeyleri kendimize ve başkalarına göstermekten bir an bile şüphe duymayız. 

Berrak Zirek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.