Kavaklar

‘AH KAVAKLAR.. AH KAVAKLAR
ARDIMDAN ISLIK ÇALAR’

Çocukluğumdan bir yel şimdilere eser, kavakların ıslıkları geceme çalar..
Anılarım gecelerimi şimdiden çalar..

Hepimizin çocukluğuna dair bir çok anısı vardır, gülümseyerek hatırladığı.. o anda ne kadar huzurlu olduğunu aslında şimdi daha iyi görebildiği anılar.Kesik kesik sahneler vardır, belki bol kahkaha attığı, belki içli içli ağladığı sahneler… Belki bir ses, belki bir koku…
Bazı figürler  vardır, nerde ne zaman hangi şekilde karşımıza çıkarsa çıksın, çocukluğumuzdaki o anıları hafızalarımızın derinlerinden, kalbimizin saklı köşelerinden çıkarır koyar önümüze..

Geçen gece Sezen söyledi Kavaklar’ı  bi yerlerden ansızın kulağıma çalındı.. Aldı beni götürdü çocukluğumun en güzel günlerine, o zamanlar çok sıkıldığım, şimdi ise geri dönmek için her şeyimi verebileceğim yaz günlerine..

Benim çocukluğumun yaz tatilleri tatil köylerinde, 5yıldızlı otellerde değil de babamın tarlalarında, dedemin bağlarında geçerdi..  Denize girmek yerine, akan derelere ayaklarımı sokardım.. Akan suların can aldığını daha çok küçükken öğrenmiştim, belki de ondandır su korkum.. Büyük Menderes bir arkadaşımın babasını almıştı ondan, bir arkadaşımda kardeşini kaybetmişti büyük bir sulama kanalında..
Sevmem ben denize havuza girmeyi, ama akan bir dere görsem bir yerlerde ayaklarımı sokmadan yapamam.. çocukluğumdan akıp geliyordur belki diye, kim bilir..

Akan dereler serinletirken ayaklarımı, güneşte kavururdu tenimi, nerden bileyim çocukluğumu kavururmuş, pişirirmiş o güneşler…
Öğle vakitleri, güneşin en yaktığı vakitler, şezlonglarda şemsiyelerin yalancı gölgeleri değilde.. ağaçların serin  gölgeleri korurdu güneşin yakıcılığından herkesi..

Dedemin bağının ortasında kocaman bir ceviz ağacı vardır, öyle büyük, öyle heybetli bir ağaçtır ki o ceviz. Dedem gibidir. Onun gibi güçlü ve sarsılmaz, onun gibi sarıp sarmalayan, onun gibi huzur veren.
Kaç sofra kurulmuştur babaannemin yemekleriyle gölgesinde, kaç işçi gölgesinde su içip şükür etmiştir kim bilir. Dedem bu sene üzümlerin karı zararı ne olacak diye oturup bir başına kaç kere düşünmüştür acaba. Ve babam kaç uyku çekmiştir gölgesinde..

Ben aile olmayı o ağaçların gölgelerinde öğrendim, komşuluğu yan bahçedekilerle beraber kurulan sofralarda tattım, karşılık beklemeden yapılan iyilikleri, bağını bahçeni yan komşuya sonsuz güvenle emanet edebilmeyi  o gölgelerde izledim.
Belki de kitap okumayı sevmemin nedeni o çok sıkıldığım ağaç gölgeleridir. Kaç kitap bitirmişimdir, kardeşime kaç kitap okumuşumdur acaba.
Ve kız kardeşimle sarsılmaz bağımızdır o tarlaların ağaçlarının gölgeleri, yaz tatillerimin tek arkadaşıyla.
İkimizin dünyasıydı o gölgelerdeki oyunlar, abla olmanın sorumluluğuydu o gölgelerden ayrılmamak, ayrılırsakta şapkasını takmak. Akan sudan uzak durmak. Kavgalarımız çok olmuştur, akşam olduğunda artık eve gitmeyi sarılarak beklediğimizde.

Hiç inmezdim ağaçların tepelerinden, dallardan dallara tırmanırdım. Elma kayısı erik fark etmezdi, en tepesindeki meyveye ulaştığımdaki mutluluğu çok az şey vermiştir bana şimdiye kadar. Bazen kalırdım en tepede inemezdim ama hiç düştüğüm olmamıştır mesela. Çünkü sağlam dallara basmayı öğrenmiştim.
Dallar önemliydi, çünkü bir ağaçla ilk tanıştığında senin için tek önemi vardı, o da dallarına salıncak kurulup kurulamayacak olmasıydı. Eğer o salıncak kurulursa, bütün yazın tek eğlencesi olurdu.

Ve yankılan sesim;

‘En yükseğe uçur baba!’

O dala ayağım değene kadar sen yine sallasan keşke beni, annem endişelense, kardeşim sırasını beklese sabırsızlıkla, ve sen hiç durmadan sallasan beni..

Tarlalar, bağlar, bahçeler.
Bereketin topraktan geldiğini, sevginin toprakla yeşerdiğini, insanların ekmek parasını topraktan kazandığını, topraktan gelip toprağa gittiğimizi öğrendiğim tarlalar..

Ağaçlar.
Gölgeleriyle, dallarıyla, meyveleriyle çocukluğum ağaçlar..
O yüzden heralde şimdi kesilen her ağaçta canımın yanması.
Dedem bulduğu her boşluğa ağaç dikerdi, ondan öğrendim ağaç dikmeyi, can suyu vermeyi, ağacıma isim koymayı. Onlara çocuğu gibi değer verdiğini onda gördüm, yere düşen çürümüş meyveyi bile asla atmadığını ve yediğini, atana da kızdığını.
Çok ağacımız vardı bizim, elma armut ayva vişne ceviz kayısı badem ve belki niceleri.. Hepsinin meyvesini dalından yedim yıkamadan tişörtüme silip, şimdiki meyvelerden tat  alamamam da belki ondan.

Ve kavaklar..
Sanırım içlerinde hiçbir bağımın olmadığı sandığım o kavak ağaçları, bir değeri yoktu çünkü benim için, meyvesi yoktu, dalına salıncak kurulamıyordu, zaten gölgesi de yoktu o yüzden onunla bir hatıram yoktu. Evimizin önünde iki tane kavak ağacı vardı, neden oradalar dı, dedem neden dikmişti onları hala bilmem ama, yıllar sonra gittiğimde o ağaçları orada göremeyince nasıl üzüldüğümü asla unutamam. Çürümeye başladıkları için kesilmişlerdi.
Yaşlanmışlardı dedem gibi, artık yoklardı babaannem gibi.
Çocukluğum gibi anılarımdalardı artık.

Ama hala rüzgar estiğinde çıkardıkları ıslıklar kulaklarımda..

Bir gece düştü çocukluğum kavak ıslıkları eşliğinde, paylaşmak istedim.
Şanslı bir çocukmuşum, plastik salıncaklar hormonlu meyveler yüksek apartman bilmezmişim, bunu yeniden keşfettim.

Bu benim çocukluğumdu,
Umarım sizin de kendi güzel çocukluk anılarınız gelmiştir gözünüzün önüne, gülümseyerek hatırlamışsınızdır bu yazıyı okuduğunuzda.

Arada çocukluğunuza dönün, sevgiyi keşfettiğiniz o günleri düşünün ki geleceğe umutla bakın.

Bana bu umudu tekrar veren o şarkı için teşekkürlerim Sezen Aksu’ya.

‘Ah kavaklar, ardımdan ıslık çalar..’

YAZAR: Begüm DOĞRAMACI

Begüm Doğramacı

TPÖÇG Blog Yazarı | Kadir Has Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir