Hâlâ Dokunulmaz mıyız?

Evden nasıl çıktım, okula nasıl geldim ve sonrasında nasıl geri döndüm…  Neredeyse  sürecin çoğunu hatırlayamıyorum.  Ama bir an var ki, bir kırılma noktası gibi, kafamın içinde gidip gelen bir görüntü…  Tramvaydan inmiş, okula doğru yürüyorum. Biliyorum ki  kapıda öğrenci kimliğimizi soracaklar,  yine çantaları açın diyip üstün körü bir şekilde elleriyle yoklayıp “Geç!” diyecekler. Of, diyorum içimden, öğrenci kimliğim yerine akbilimle geçsem, şimdi kimliği kim bulacak çantadan. Sonra kapıya yaklaşıyorum,  sıra var, henüz güvenlik görevlisini göremiyorum. Etrafıma bakınırken birden sıranın bana geldiğini fark ediyorum. Kafamı çevirdiğimde soğuk bir su gibi yüzüme çarpan görüntü… Güvenlikçilerin üstünde alışık olduğumuz üniformanın dışında bir şey daha var, dışarıdan görülmüyor ama anlıyorsun: kurşun geçirmez yelek.  İşte o zaman an yavaşlıyor, saniyeler dakikaymışçasına ağır  ilerliyor sanki. O zaman hiç tereddüt etmeden, üf’lemeden açıyorum çantamı, öğrenci kimliğimi gösteriyorum, iyice arasınlar diye bekliyorum. Sonra merdivenlere dönüyorum. Gerisi karanlık. Derse girdim biliyorum ama hatırlamıyorum. Bir de eve dönüş yolunda metrobüsten indiğim zamanı hatırlıyorum. Gri olmuştu İstanbul. Hava kapalı ve bulutlarla kaplı. Yürüyen merdivenler çok ağır ilerliyordu gıcırdayarak, insanlarda çok yavaştı. Kalabalığın arasına karıştım kaplumbağa adımlarıyla.  Kalbimin üstünde bir yumruk hissettim. Evet, hep bana garip gelen bir benzetmeyi  hissedebilmiştim sonunda. Demek böyle oluyormuş. Bir ağırlık var, bir baskı. Yumruk  bastırdıkça kalbime, kalbim yavaşlıyor sanki. Neredeyse atmıyor gibi… Kendisini tutan ellerin arasında çırpınışını hissediyorum kalbimin. Ama o his, o baskı,  hiç geçmiyor.

O “ben dokunulmazım” duygusunun yıkıldığını o an hissetmiştim ben ve de ne kadar yakınında olduğumuzu tehlikenin… Her ne kadar  duyarsızlaştırmaya çalışsak da kendimizi, kaçamayacağımız o gerçek, o hoşlanmadığımız güvenlik görevlileri tarafından yüzüme vurulmuştu…

 

Bir öykünün  giriş yazısı olarak düşünmüştüm önce bu yazımı. Sonra vazgeçtim öyküleştirmekten,  yarım kaldı.  İçinde bulunduğumuz durum pek  güzel bir öykü yazmaya izin vermiyor ne yazık ki.  Bende yarım öykümle bir giriş yapayım sonra da onun üstünden konuşalım istedim.

Sağlık psikolojisi dersi ile aklımda yer edinen  ve beni düşündüren bir şeydi  bana bu yazıyı yazdıran.   Kanserle başa çıkma konusundan bahsederken “intrapsişik çabalar”ı konuşmuştuk: “Stres yaratan hastalığa karşı geliştirilen duygu ve düşünce düzeyindeki çabalar.”   Ölümcül bir hastalıkla karşı karşıya kalmak gerçekten büyük bir yıkım insan için. Irvin Yalom’a göre ölüm korkusunu bastırmada  etkili olan iki inanç varmış. Bunlardan biri özel olduğumuza, dokunulmaz ve incitilmez olduğumuza dair inancımız; diğeri ise nihai bir kurtarıcının varlığına, bir dış güç tarafından sürekli gözetilip korunduğumuza dair inancımızmış.. Benim ilgimi çeken ise birincisi. Ve de şu sıralar Türkiye’deki “gündelik hayatımız”la da çok ilgili…

“Aşkın Celladı”nın önsözünde Yalom,  kanser hastalarıyla çalıştığı dönemde bu inançların dikkatini çektiğini ve kanser hastalarının  ölüm korkularını hafifletmek için bu inançları benimsediklerini söylüyor.  Şunu da ekliyor : “Bunlar herhangi bir bilinç düzeyinde hepimizin içinde var olan evrensel inançlardır.”   Geçmiş yaşantılarımızı biraz düşünürsek aslında hepimiz hayatımızın belirli anlarında bu inançla hareket ettiğimize rastlayabiliriz.  Özel olduğumuza, dokunulmaz ve incitilmez olduğumuza dair inancımız  bize bir güvenlik duygusu sağlar.  “Yok ya asla benim başıma gelmez bu.”, “Bana bir şey olmaaz.” diye düşünmemizi sağlayan işte bu özel, dokunulmaz, incitilmez olduğumuza dair inancımızdır.  Ancak  karşılaştığımız herhangi bir krizle bu inanç  sarsılabilir hatta yerle bir olabilir. İlla kanser gibi  ölümcül bir hastalığımız olmasına gerek yok, bizi tehdit eden herhangi bir şey : boşanma, meslekte başarısızlık,  maruz kaldığımız travmatik olaylar…

Türkiye’deki “gündelik hayatımız”a dönersek….   Çoğu zaman haberlerde gördüğümüz şeylere vah vah diyip üzülürdük.  Ama çoğunlukla da beş dakika geçmeden unutmuş olurduk.  Ya da bir olaya üzülürken o sırada bir tweet görüp  gülerdik; her şey geçiyor gibi gelirdi o an değil mi? Ama artık geçmiyor.  Artık eskisi kadar kolay unutamıyoruz. Artık haberlerde vah vahladığımız her şey çok yakınımızda, on metre ilerimizde, iki sokak arkamızda, İstanbul’da, her yerde, Türkiye’de…  Paranoid düşüncelerle etrafımızı izlemeye başladık belki çoğumuz. Saçma sapan şeylerden şüphelenmeye başladık. Birisi çöp kutusuna hızlıca poşeti atıp uzaklaşınca bile bir panik havası oluyor insanlarda. Bomba mı bıraktı çöp kutusuna? İhbarlar yapılıyor, şeritler çekiliyor. Halbuki belki de çöp kutusundan kedi fırlayacak diye korkup  torbasını fırlatıp uzaklaştı hemen. Belki geç kaldı da bir yere yetişmeye çalışıyor. İnsanız hepimiz, bunu mu unutmaya başladık acaba? İyi ve kötüler diye ayırdık mı dünyayı?Öylesine tetikteyiz ki artık…

Artık dokunulmaz değiliz, bunu bildiğimizden belki de.  Ankara’da  yaşayanlar için Kızılay’dan geçmemek imkansız diyorlar. Orada bir çok üniversite öğrencisi  iki ayrı patlamada hayatını kaybetti. Ve oradan hala birçok üniversite öğrencisi geçiyor, ama akıllarında soru işaretleriyle…  Güvende miyiz? Özgecan’ın öldürülüşünden sonra çok yaygın bir söylem olarak “Onun yerinde bizde olabilirdik, o minibüste bizde olabilirdik.” dedik. Çünkü çoğu öğrencinin bazen tek ulaşım yolu minibüs. “Bi öğrenci” diyip parayı uzatırsın, ama parayı uzattığın o el kimin, bilemezsin.  Hayatın çok içinden, burnumuzun dibinden…

Türkiye bir kanser hastası gibi artık. Ölmek bilmeyen,  hızla çoğalan, etrafındakilere zarar veren  kanser hücreleri gibi Türkiye’nin de bitmek bilmeyen afetleri  var. Doğal afetleri değil sadece, insan eliyle olan afetleri var, yakıp yıkan afetleri var.  Patlamalar var,  savaşlar var, bombalar var, tacizler var, tecavüzler var, katliamlar var…. Gün geçtikçe artıyor. Bir gün dahi böyle bir haber almadan geçiremiyoruz.  Dokunulmazlık duvarlarımız yıkılırken, yıkıntıların arasında çırılçıplak ayakta duruyoruz . Sürekli tetikteyiz. Boğaziçi köprüsünde benzini biten arabanın  bile patlatıldığı bir ülkeyiz biz  artık.

Peki  tüm bunlar olurken, Türkiye’de çeşit çeşit vahim olaylar silsilesi meydana gelirken sizce biz hâlâ dokunulmaz mıyız?

Görsel kaynağı; http://www.photographyoffice.com/blog/2011/10/reality-rearranged-black-and-white-surrealist-photography-by-tommy-ingberg

YAZAR: Yağmur TELEFONCU

Yağmur Telefoncu

TPÖÇG Blog Yazarı | İstanbul Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir