(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 3 dakikadır.)
Hayat denen yolun içerisinde, görünmeyen ve bilinmeyen anlaşmalar silsilesi gizlidir. Biz daha doğmadan önce kabul etmek zorunda bırakıldığımız, namı diğer kurallardan bir ömür kaçmaya çalışır, kendimize yeni bir dünya kurmaya çalışırız. Gülünç olan ise zaten milyonlarca yıl içerisinde, bizim yeni keşfettiğimiz çoktan denenmiş; belki vazgeçilmiş bir umut kırıntısı olarak eklenmiştir insanlık tarihine. Çöldeki kum tanesinden ise farksızdır arayışımız.
Sözsüz anlaşmalarımızdan birisi, uyum sağlamaktır. Uyumsuz gibi görünen her birey, dönen çarkın parçasıdır aslında. İnsanlığın en temel içgüdüsü, evrimin konusu adaptasyon, yıllardır bizi hayatta tutmuş ve tutmaya da devam edecektir. Günümüz dünyasındaki adaptasyon süreci ise yıllardır tartışmalara konu olan, sonu gelmez kafa patlatmaların başlıca konularındandır aslında. Her yolun sonunda, sağladığımız uyuma hayretle bakarız çünkü. Bir bomba düşer kalbimizin orta yerine, yuvamıza, belki de yuva olana… Saatler geçer, belki günler, sonra haftalar… O bomba, eskisi kadar yıkıcı kalmaz yerinde. Yıllar geçer, tarih dediğimiz kitaplığın raflarında çürümeye yüz tutar. Oradadır ama değildir de. Çünkü gariptir ki, adaptasyon sürecimiz unutmakla eş zamanlı yürür. Kaybolmaz hafızalardan belki tamamen çünkü her beden kayıt tutar. Fakat günlük hayatın akışında, asıl alınan sinyallerin çok gerisinde kalır. Adaptasyon süreci iyidir, bizi ileriye taşır. Adaptasyonla gelen unutma süreci ise kötüdür, tarihi tekrar tekrar farklı boyutlarda yaşar dururuz. Savaşlar, ekonomik krizler ve salgınlar… Dünyanın sonu gelir sanırız, asla gelmez. Bilmediğimiz belki de milyonlarca savaş, kriz ve salgın, birer kullanma kılavuzu gibi durur önümüzde. Açıp bakmaya tenezzül etmeyiz. Çünkü o an insanlıktan, yaşamdan, doğadan ve hatta dünyadan daha önemli ‘minicik sebepler’ vardır. Çarklarımız döner, tekerrür ederiz. Çarklarımız döner, unuturuz, uyum sağlarız. Çarklarımız döner ve yaşananlar çürümeye yüz tutar. Düşen bombalar, ağlayan çocuklar, yıkılan aileler birer kınamayla belki de birer yaptırımla telafi edilir sanırız. Edilmez.
Geride kalanlar, hayata tutunmak zorundadır. Minimum yaşam şartlarıyla, olağan akli problemlerle devam ederler yollarına. Her gün gelen zamlarla açlık sınırına gelirler belki. Kıtlıkla mücadele ederler. Ama insanlık ilerler. Yolda bıraktıklarımız ise arka planda oynayan, anlamını yitirmiş birer plak gibi döner dururlar beynimizde. Yaşamımız sona erene kadar ise benzer döngüleri görür, içimizdeki minicik insanlığa dair umutla devam ederiz çarkı döndürmeye. Ne büyük bir yanılgıdır bu. Bencilliğimiz tükenecekmiş gibi umut etmek(!). Anlık empatilerimizle, insan olduk sanırız. Anlık yanılgılarımızla, medeniyet edindik sanarız.
Yıllardır her sokağa çıktığında kaçırılma, tecavüz edilme ya da öldürülme korkusuyla yaşayan bir orta doğu vatandaşına medeniyeti açıklamak nasıl olur? Ya da sessiz çığlıklarını nasıl anlamlandırabiliriz bir mültecinin? Beden dili evrenseldir bilirsiniz. Korkunun ifadesi her yerde aynıdır. İster mavi gözlü, ister koyu tenli, isterse de farklı dili konuşan bir yabancı olsun bize. Ağlayan çocuklar anlamlandıramazken çevresindeki yüksek sesleri ve kaosu, bir gün bizimde başımıza gelebilir diye anlık empatimizle nasıl açıklayabiliriz artık, dışarıda top oynamanın tehlikeli olduğunu?
Doğar insanlık akıllarında bir soruyla: Dünyaya güvenebilir miyim? Yaşar insanlık: Dünyaya güvenimi sağlayabilirim. Ölür insanlık: Bir gün tükenecek olan ömür için çığlıklar arasına mahsur ettik kendimizi, hem de bir hırs uğruna…
(Yazıyı okuduktan sonra Cem Adrian-İnsan İnsan şarkısını dinlemeniz önemle rica olunur.)
Yazar: Sema Nur Terzi