İnsanlar

(Bu yazının okunma süresi 2 dakika sürmektedir.)

(Okurken, ‘Tamino-İndigo Night’ dinlemeniz tavsiye edilir.)

İnsanlar var. İnsanlar, var. Ah, insanlar ne çok öyle!

Bir yer açtım kendime kalabalığın arasından. Sıyrıla sıyrıla vardım, insan izdihamının olduğu istasyona. Bindim. Son gelen trenmiş bizimkisi. Bu gecenin son treni. Peki ya tren? Sanki bir hikayenin ortasında, baş kahramanı otogardan otobüse bindirmek fazla köylüce geliyormuş gibi, alternatif olarak belki daha sanatsal ve daha trajik olur diye tren istasyonu. Hah ha! Amma da çok şey düşünüyor insan. Bazen kafamı parçalayıp ayıklamak istiyorum içindeki kirli düşünceleri. Bu karmaşıklık çok fazla geliyor, katlanamıyorum. Oysa şuradan yavaşça geçip sessiz sessiz vagonuma binerek, nereye olduğunu bildiğim fakat nereye gideceğimi bilmediğim bir yolculuk yapacağım. Ne tantana yaptık, kafamla ve bitmek bilmeyen düşüncelerimle beraber. Neyse ki bindik. Valizimi oturduğum koltuğun yanına koydum, şükür ki boş şimdilik. Valiz falan da denemez ya daha doğrusu, fermuarı dahi olmayan kitapçılardan aşırdığım bez bir çanta. İçinde bir adet en sevdiğim kitap – asla şiir değil, olamaz da- bir adet cüzdan, bir adet artık geri dönmeyeceğim ‘evimin’ çantama yanlışlıkla refleks olarak attığım anahtarlığı, bir adet yolcu bileti, cüzdanımın içinde beni biraz idare edecek kadar para, bir tişört ve bir ince hırka. İşte bu kadarız. Çantam, kafamın içindekiler ve ben. Koyulduk yola.

Kalkmak üzereyiz, tam karşı koltuğa bir kadın geldi. Üstü başı son derece kaliteli, başında zarif bir sonbahar şapkası, ellerinde ince bir eldiven, sırtında çok şık bir pardösü. Sanarsınız 21. yüzyılda değil de, 19. yüzyılda gibiyiz. Öyle bir hava kadındaki. Koca bir yolculuğu beraber geçireceğimiz için insanlık namına başımı eğerek nazikçe selam verdim, o da yine aynı şekilde nazikçe selamımı aldı. ‘İnsanlık namına’. Ne ilginç kelime güruhu, değil mi? Ne yapılıyorsa insanlık namına yapılmıyor mu şu hayatta. İnsanlık namına tutuklanıyor bir eylemci, insanlık namına durduruluyor bir mahkeme ve yine insanlık namına vuruluyor ‘dur!‘ emrine uymayan bir kalabalık.

İnsanlık namına, insanlık öldürülüyor yani. Çözemedim gitti bu denklemi. Lisede de matematiğim hiç iyi olmadı gerçi. Cebir yine bırakmadı peşimizi.

Trende bir telaş. Ne bu telaş? Haa, kalkmak üzereyiz demiştik, yine çabuk unuttuk. Ben, kafam ve düşünceleri… Kadın iyice yerleşti ve camdan muhtemelen onu bekleyen insanlara gülümseyerek, elleriyle bir takım işaretler yapmaya çalıştı.

Aman peron nasıl kalabalık, nasıl kalabalık! Camlara yaslananlar, hüzünlü hüzünlü trene bakanlar, gözleri dolmuş ihtiyar insanlar, anne babasının ellerinden tutmuş ve uykusu geldiği için gözlerini ovuşturan küçük insancıklar… Bayağı bi’ kalabalığız. Kafamdaki kalabalıklığın yanında, yine de bi avuç insan etmeyiz gerçi fakat olsun.

Tren yavaş yavaş kalkıyor artık, buhar sesleri insan seslerine, insan sesleri anons yapan makinist seslerine karışıyor.

Herkes, onu bekleyen birine el sallıyor.

Kadın da el salladı şimdi, bir damla düştü gözlerinden. Bense gözlerime kızdım çünkü benimkiler kupkuru. Kafamı, içinde bir tane bile beni bekleyen birinin olmadığı kalabalığa çevirdim. El sallamak geçti içimden. Kahretsin! Sanırım gözlerime haksızlık etmişim. Kuruluk yerini ıslaklığa bırakmaya başladı… Fakat yine kızdım! Onca şeyde, onca yalnızlıkta ve onca yaşanmışlıkta neredeydi bu yaşlar? İnsan yine de tutamıyormuş kendini.

Bir anda kalabalık yok oldu peronda. Kalabalık yok oldu içimde ve kalabalık yok oldu zihnimde. Ruhum bomboş beyaz bir odaya dönüştü sanki.

Baktım.

Ne kadar çok insan o kadar çok yalnızlık edermiş, anladım.

Ve tek anladığım denklem bu oldu hayatta.

Anladığım, fakat yine de anlam veremediğim tek denklem.

Cebir! Bırak peşimi. 

         Yazar: Beyza Küçük

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.