İnsanca Büyümek

Derin bir nefes aldı kadın. Oturduğu bankın sertliğini, havadaki tuzlu deniz kokusunu ve martıların canhıraş çığlıklarını bir kez daha fark etti. “Şimdi tam vakti.” diye düşündü. Her şeye bir göz atıp ne kadar büyüdüğünü görmenin vakti tam da şimdiydi.

Oysa büyümek, insanca büyümek öylesine bir iş değildi. Terzinin elinden çıkan pantolonun sağına soluna bakıp olmuş bu der gibi ölçemezdin büyümeyi. Eni, boyu, içi, dışı bir ağırlığı ve bir varlığı yoktu büyümenin. Halbuki, ne çok isterdi kadın yürüdüğü yola şöyle bir göz atabilmeyi… Aldığı mesafelere dokunup, büyüttüğü dallarına sarılıp geçen zamanda nelerin değiştiğini bir de onlara anlatabilmeyi ne çok isterdi.

Yine de içine şöyle bir göz atmak büyüyen gövdesine dokunabilmeye en yakın hissettiren şeydi onun için. Zira, insan olmanın bir vücuda sahip olmakla alakası yoktu ona göre. Fiziksel dünyanın eksik kaldığına inanır; görünmeyen, dokunamadığımız yolların gerçeklerine her daim göz kırpardı. Yalnızca kendi yollarını değil, başkalarınınkini de görmek ister, alabildiğine uzanan bu insan denizinde milyonlarca yol olduğunu çok da iyi bilirdi. “Hikayeler…” demişti bir gün biri. “Hikayeler, bu dünyanın en büyük gerçekliğidir.” Kadın öyle sevdi ki bu pencereyi, yolda olmanın hikayeler yazmak olduğuna kanaat getirdi. Deniz hızlanıp, haşin bir dalgayla kadına dokunmaya çalıştı tam o sıralarda. 

Varlığını hissettiği bu bedenin, yaşayabileceği ömrün ve alabileceği nefeslerin yetersiz kalacağından korkardı hep. Oysa bugün, denizin ona hediye ettiği küçük damlaları yanaklarında hissederken; “Korkmaya gerek yoktur belki de.” diye düşündü. Belki de aldığı nefesler tam da alması gerekenlerdi ve yaşadığı yıllar doğru yerde doğru kişilerle yaşanmıştı. Öyle de olmaya devam edecekti. Belki de onun için çizilen yollar, onun en çok sevecekleriydi ve onun dallarına en güzel ışıklar tam da oralardan dokunacaktı. Akıp giden bu hızlı zamanda en doğru yerde olduğunu düşünmek onu rahatlattı. Ruhuna iyi geldi. 

Derin bir nefesle beraber tuzlu havayı hissetti. 

Gitmesi gerektiğini düşündü. Gidip yaşamaya devam etmeli, her anı hissetmeli, hissettikçe sevmeli, sevdikçe büyümeliydi. Ne kadar daha büyüyeceğini ve ne zaman sona ereceğini bilmeden, ki bunu çok da önemsemeden yalnızca dallarına sarılmak isteyerek bir ömür geçirmeliydi. Büyümenin tarifi çok da zor değildi ona göre. Kendi yolunda ayağına takılacak her taş, ellerinde oluşacak her çizik ve yüzüne vuran her bir ışık hüzmesi ona öğretecekti. Fark etmese de çiçekler açacak, rüzgarda savrulacak, yaprakları dökülecekti. 

Büyümek böyle bir şeydi. Bazen yapbozda bir parçaya en doğru boşluğu bulmaya çalışır gibi bilerek büyürdü insan. Bazen de minicik bir kar tanesinin kendini dev bir çığ kütlesinde bulması gibi beklenmedik olurdu her şey. Hepsinin sonunda kadın kendine sıkıca sarıldı. Çünkü; yapbozu da, kar tanesini de, yollarını da, dallarını da çok sevdi. 

“Hepsi ‘ben’im” dedi. Hepsi kendisinin bir başka penceresiydi.

Yazar: Nazan Rümeysa Tekin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.