Hala Şarkımızı Söyleyeceğiz

Ertelenecek kadar uzun ömürlü olmadığımızı ve yaşamın ertelenmeye hiç de niyetli olmadığını biliyorduk.

    “Ağlama yar, ağlama yar bir gün gelir bu hasret biter döneceğim ağlama”. Yalnız kalbimi değil baştan aşağı bütün organlarımı içeriden ve dışarıdan sızlatan bir şarkıydı bu. Hayli yorucu günün sonunda kendimi otel odasında uyanmış halde bulmuştum. Vakit geceyi çoktan yarılamış ve ben kendimi bu odaya hangi ara attım diye düşünürken komodinin üzerindeki telefonuma baktığımda yaklaşık on cevapsız çağrıyla karşılaşmıştım. Çağrıların yarısı merhamet dolu anamdandı. Diğer yarısı liseden arkadaşımdan ve bir tanesi de tanımadığım kurumsal numaradandı. Her ay en az bir defa arayan bu kurumsal numara zerre umurumda değildi. Gül tenli anamın telaşını dindirmem gerektiği için ilkin onu aramıştım. Anneme iyi olduğumu ve korkulacak bir şey olmadığına ikna edebilme çabalarım olumlu sonuçlanmıştı sıkça tekrarlarım sonucunda. Görüntülü konuşmak için neredeyse yarım saat ısrar etmiş; sesimin yorgun, başımın belada olduğunu ve sürekli görmezsem içim rahatlamaz haykırışları beni iyice bunaltmıştı. En sonunda yüzümün yarısı görünecek şekilde ışığın aydınlattığı yönden kısacık bir konuşmayla anamın yanan yüreğini dindirebilmiştim. Fakat benim yanan yüreğime henüz çözüm bulmuş değildim. Sesim yorgundu, başım söyleyemediğim sözlerin dudağındaki hasret ağrısıyla beladaydı.                     

İmsak vakti çoktan girmişti serin esintileriyle gecenin koynuna. Eşyalarımı toparladım ve güneşin yeryüzünü aydınlatmasını beklemeden kaldığım otelden ayrıldım. Başımda yorgun binlerce düşünce, elimde günlük kıyafetlerimi taşıdığım çanta ve telefonumdaki notlar bölümünde bir adres vardı. Liseden arkadaşım Kadir Suskunoğlu’nun dün akşamdan kalan cevapsız çağrısına yanıt vermem gerekiyordu. Hafta içleri yoğun çalıştığı için hafta sonları öğlene doğru uyanırdı. Beş vakit namazını vaktinde kılan imanına sadık biriydi. Bulunduğum şehir ile onun şehri arasındaki ezan vakitleri yaklaşık yirmi dakikaydı. Kadir’i şimdi aramazsam ikimizin de müsait olduğu vaktimiz yoktu. Bir yandan ezanın bitimini beklerken bir yandan da telefonumun notlar kısmındaki adresi haritalarda arıyordum. Ezan bitmiş ve yirmi dakika geçmişti. Kadir’e ilk aramamda ulaşamadım. İkinci aramamda bir süre çaldıktan sonra meşgule atıldım. On dakika sonra tekrar aramaya karar verdim fakat bana kırgın olduğunu ve konuşmak istemediğini düşündüm. Çünkü ne anama ne de ona gideceğim konusunda hiçbir şey söylememiştim. Söyleyemezdim, söyleyecek cesarete sahip değildim. Yadırganacağım korkusuyla hiç kimseye bir şey söylemeden gelmiştim notlar kısmındaki adresin şehrine. Derken o sırada tekrardan çalmaya başlayan telefonum Kadir’dendi. Bir süre çalmasını bekledikten sonra cevapladım:

-Alo

-Alo Kadirim müsait miydin bu saatte aradım?

-Ben müsaitim de senin bu vakitsiz, habersiz gidişlerine ne demeli gözüm?

-Kusuruma bakma Kadirim. Geldiğimde her şeyi ayrıntısına kadar anlatacağıma dair sözümü şimdiden veriyorum.

-Eh hadi bakalım, şimdi seni sorguya tutmayacağım. Bir şeye ihtiyacın var mı sen onu söyle?

-Eyvallah dostum düşünmen ve bir de şu namazlarında bana da dua etmen yeter.

Sert ve alaycı gülerek,

-Ağır ol yiğidim henüz o kadar varlıklı değilim.

-Aman be Kadirim sende şu saatte espri yapacak ruh varken bunlar sana vız gelir.

Derinden nefes alışı bir süre sessizlik meydana getirmişti.

-Seni düşünmeyen ölsün kardeşim. Dualarımdasın her daim.

-Eyvallah, sende öylesin sen de…

Bu sefer imalı bir gülüş patlattıktan sonra:

-En son ne zaman düştü yolun camiye de ellerini açıp dua ettin. Ah yıllar yıllar önce iki rekatına şahit olan gözlerim, o garibin yollarını gözlerim.

-İlahi Kadirim, yine yaptın yapacağını. Bir söz daha vereyim geldiğimde başlayacağım şu namaza.

-Erteleme gözüm, erteleme. Ertelediğimiz ne varsa ilerdeki pişmanlığımız oluyor.

Dedi ve uyumak için müsaade istediğini söyledi. Aklıma bir yorgun düşünce daha ekleyip vedalaştı. Haklıydı, sonuna kadar hem de. Çünkü neyi ertelediysem sonrasında pişmanlık yaşıyordum. Bunun bir örneği şu anki yaşadığım durumla birebir örtüşüyordu. Aylardır ve yıllardır uzaklardan içimin içimi kemirdiği, sevdiğimi söyleyemediğim insanı şimdi unutmak için bir nebze hayatıma yeni sayfalar açabilmek için devlet hastanesinde çalışan psikiyatrist arkadaşımdan onun tanıdığı bir psikoloğun adresini alıp terapi için seans ayarlamasını istemiştim. Ertelediğim sevdanın acısını ve pişmanlığını böyle gizli saklı yollarda, kendine hayret ettirecek raddede, kendini tanıyamayacak biçimde ve kendinden korkacak bir halde, kahırlarla psikolog kovalıyordum. Dostumun nasihatine kulak verip vakti geçmesine rağmen caminin avlusuna inip güzelce abdestimi aldım ve kazasıyla beraber birçok vaktin namazını kıldım. Ellerimi açıp belki aylar sonra ama beni huzuruna kabul eden Yaradan’a ağlamaklı ve sessiz bir tonda içimi döktüm. Ruhumdaki düşüncelerle ateşini harladığım tüm canları ve yaşanan olayları bir bir anlattım. Anlattıkça sanki beni can kulağıyla dinleyen, elini omzuma koymuş “dert etme, sabret geçecek hepsi” sözünü işitmiş gibiydim. Yüreğimde yanan korla tutuşan şu alevin biraz olsun dindiğini hissetmiştim.                        

Cami çıkışında ilerdeki fırından birkaç çeşit poğaça ve bir bardak çay alıp kahvaltı etmiştim. O sırada verilen adresten gelen bir telefonla seansımın bir saat içerisinde olduğunu ve beklendiğimi öğrendim. Onlara birazdan orada olacağımı söyledim. Açıkçası gitmeye pek de niyetli değildim. Devlet hastanesindeki psikiyatri arkadaşımın tavsiyesine uyup belki faydası dokunur da kendime yeni bir hayatın sayfasını açarım umuduyla kabul etmiştim. Bunu da gizli yollardan yapıyordum. Aileme ve yakın dostuma söyleyememiştim. Yadırganır, garipsenirim korkusuyla onlardan gizlemiştim. Hayatıma yeni sayfa açma umuduyla yola koyulup bunu kimselere söyleyebilecek henüz o cesarete sahip değilken ne kadar çelişkide olduğumu fark etmiştim. Sanırım önceliği yeni sayfalara bırakmadan evvel eski sayfaların mürekkebinden onların sivri uçlarının canımı incitmesinden kurtulmam gerekiyordu.        

Adrese vardığımda apartmanın üçüncü katındaki altı numaraya çekingen bir tavırla merdivenleri kullanmadan asansörle çıkmıştım. Bir an önce hayatıma yeni sayfa açmam gerekiyordu. Kapıya ilk tıklamamla beraber galoşumu giydim ve bekleme odasında bir süre nefeslendim. Sekreterden bir bardak su rica edip meraklı ve sorgulayıcı kişiliğimle:

-Efendim psikoloğunuz nasıl biri, danışanlarına hangi tavırla yaklaşır?

Sekreter kız sanırım ilk defa böyle bir soruyla karşılamıştı gelen danışanlar arasından. Şaşkın gözlerin yanında nazik ses tonuyla gülümseyip:

-Psikoloğumuz gayet sakin ve tecrübeli kimliğe sahip biridir. İnanın iyi ki geldim diyeceksiniz çünkü ben çalıştığım süre boyunca pişman ayrılanı görmedim.

-Teşekkür ederim sorumu cevapladığınız için.

-Rica ederim fakat bir sorum olacaktı, neden geldiğinizden beridir güneş gözlüğünüzü çıkarmadınız?

Sorulmasını istemediğim ve cevaplamasını sevmediğim bir soruydu bu. Hiçbir şey söylemeden moraran gözaltlarımı görünce sessizce yerine geçti ve diğer seanslara gelecek olan danışanları aradı. Sanırım durumumun ne kadar ağır olduğunu anlamış olmalıydı kısa boylu nazik sesli sekreter. Çünkü aylardır düşüncelerimin beni uykularımdan mahrum bırakması, içimdeki kuruntu dolu hayal gücümle yaşadığımı ve kendime yeni bir hayatın istikametini çizme çabalarımın olumsuz sonuçlanması gözaltlarıma sert yumruklar gibi vurmuştu. Son çare olarak buralara kadar düşmüştüm. Aslında bir yandan da ne kadar güçlü olduğumu ve cesaretli olduğumu fark ediyordum. Çünkü hiç tanımadığım birine kimselere anlatamadığım, yıllarca kendime eziyet olarak çektirdiğim bu kuruntulu tek taraflı hayatın acısını anlatacaktım. Üstelik beni yadırgamadan anlayışlı bir tavırla dinleyecekti. İçimin içten bir fısıldayışını duymuştum “Ah Allah’ım hayatımıza bizi anlayacak insanlar ekle”. Derken sekreter sıra sizin lütfen buyurun demişti sakin bir ses tonuyla. Ürpertici hava esmişti sıra bana gelince. Terapi odasından çıkan danışanın mutlu ve minnettar dolu sesini işitince olduğumdan daha ümitvar olmuştum. Kapıyı tıklayıp içeriye girerken başım yere eğik şekilde, önde duran karşılıklı iki koltuğun psikoloğun sağ tarafına düşen yönüne oturmuştum. Kendimi bir suçlu gibi sanki sorguya tabi tutulmuş gibi hissettim tanışma sürecinde. Aslında gayet huzur verici ses tonuna sahip biriydi psikoloğun sesi. Birkaç soru sormaya başlamıştı beni tanımak için:

-Sizi buralara kadar getiren şey nedir?

-Ben ölmek istiyorum.

Sessizlik çökmüştü terapi odasına girdiğimden beri yüzüne bakamadığım psikologla benim arama. Sorduğu hiçbir soruya yüzüne bakıp da cevaplayamayışım, sürekli karşı duvara odaklanmış halde bir yandan içsel seslerime cevap ararken diğer yandan da dönüp yüzüne karşı konuşamayışım sanırım psikoloğumu endişelendirmiş olmalıydı. Üstelik gözlüklerimi de seans başından beri çıkarmış değildim. Galiba beni ileri depresyon hastası zannetmişti fakat “ölmek istiyorum” yerine “yeni bir sayfa açmak istiyorum” demek istemiştim. Bunu ölümle yapacak olsam zaten buraya gelmezdim. Yeni bir sayfayı ölümle istememiştim. Kısa sessizliğin sonunda:

-Neden ölmek istiyorsunuz, ölümü isteyişinizin sebebi nedir?

Gözlüklerimi çıkardım ve dönüp “kavuşamamak” deyip psikoloğun gözlerinin içine baktım. İkimiz de şaşırmış, birbirini tanımaya çalışmış fakat şaşkınlığın ağırlığı yüzünden hiç beklemediğimiz anın havasını solurken aniden ayaklanmıştık. Can havliyle:

-Özür dilerim gerçekten senin olduğunu bilmiyordum yemin ederim.

-Nasıl bilmiyordun, burayı nasıl buldun da geldin. İsimim de mi söylenmedi sana?

-Hayır, psikiyatri arkadaşım verdi buranın numarasını. Girişte tabelaya bakmadım bile. Gerçekten, inan bana.

Allah’ım bu nasıl bir rastlantıdır böyle, kendimi bu yangından kurtarmak için yardım ararken alevlerin içinde buluşum nedendir, sevdiğim kadına artık kavuşamayacağımı kabullendirecek bir sebep bulmaya çabalarken niyedir bunu onun gözleri önünde yaşayışım? Soruların ardı ardına gelişi duracak cinsten değildi. Unutmak için çıktığım bu yolun sonunda karşılaştığım bu tesadüfi duruma anlam verecek halde değildim. Oturup bu durumu kendimce her ne kadar kolay olmasa da kabullenmeye çalıştım ve sordum:

-Bak kaderlerimiz yine kesişti. Neden beni hiç sormaya tenezzül etmedin, hiç mi hatırım yoktu, az da olsa merak etmedin?

Keskin gözleriyle gözlerime bakıp yaşadığı bu durumdan şikayetçi değilmiş gibiydi:

-Seni aradım. Seni aydan aya aradım ama geri dönüş alamadım. Hatta dün gece dayanamayıp son kez yine aradım. Açmadın.

-Demek beni arayan o yabancı numara sendin?

-Evet, masadaki şu ofisin telefonuyla arayan bendim.

-Bak, beni kendi numaranla dahi arayamıyorsun. Şimdi de buraya neden geldiğimi mi soruyorsun? Unutmak istedim seni, kendime yeni bir sayfa açmak istedim, yeni bir hayat.    Başını yere eğip üzüldüğünü apaçık belli etmişti. Duygularını gayet tabi gözleri kadar keskin belli edebilen yeteneğe sahipti. Sessizce yan masasındaki bilgisayarından “Ağlama Yar” şarkısını açmıştı. Bütün organlarımı içeriden ve dışarıdan rahatlatmıştı. İkimiz de şarkının çalma süresi boyunca arada kaçamaklı bakışlarla gözlerimizin içine bakıp yılların acısını ve hasretini dindiriyorduk. İkimiz de terapideydik. Dindirmeye çalıştığımız her şeyin ertelediğimiz duygulardan kaynaklandığını bir gün elbet bunun pişmanlığını yaşayacağımızı en derin hissiyatımızla kabullenmiştik. Ertelenecek kadar uzun ömürlü olmadığımızı ve yaşamın ertelenmeye hiç de niyetli olmadığını biliyorduk. 

“ We’ll still sing our song”

Yazar: Ertuğrul Akmaz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.