GÜVENE DAİR

     İnsan, tek başına hayatını idame ettirmesi imkansız olan sosyal bir varlıktır. Sosyal yaşantının devamı için illaki başkalarıyla etkileşim içinde olması gerekir. Bu etkileşimin uyumlu bir şekilde olması için birtakım meziyetlere sahip olunması gerekir. Güven, kişilerarası iletişimimizin sağlam bir yapıda olması için gerekli olan yapı taşlarından bir tanesidir. Karşısındakinin davranışlarının kişinin yararına olacak veya zarar vermeyecek şekilde gerçekleşeceği ihtimaline inanmaktır; bundan korku, şüphe, çekince duymamaktır. Güven, işbirliğini, iletişimi, bilgi paylaşımını artırır; çatışmaları azaltır. Hem güven vermek hem güven duymak ilişkideki bağları güçlendirir. İnsan güvenmek zorundadır, güvenmeden yaşayamaz.


     Güven duygusu yaşamın ilk dönemlerinden itibaren oluşmaya başlar. Erikson’ın Psikososyal Gelişim Kuramı’nın ilk evresi temel güvene karşı güvensizliktir. Bu, yaşamın ilk bir-iki senesini kapsar. Bu evrede temel bakım veren kişi ile çocuk arasındaki ilişki çok önemlidir, kişiliğin ilk dönüm noktasını oluşturur. Eğer olumlu bir atmosfer varsa, çocuğun gereksinimleri zamanında ve tutarlı şekilde karşılanırsa çocuk; çevresindeki insanların sevecen ve dünyanın güvenilir, yordanabilir olduğu sonucuna varır ve kendine güvenmeye başlar. Olumlu bir atmosferde yetişen çocuk için başkalarına yaklaşmakta bir sakınca yoktur. Bu, hayatının ileriki dönemlerinde de hayata ve insanlara karşı yaklaşımını olumlu etkilenebilir. Aynı dönemde en büyük problem çocuğun güvenlik duygusunu geliştirememektir. Çocuğun gereksinimlerine cevabın sürekli ve tutarlı gelmemesi durumunda çocukta dünya güvenilir bir yer değil algısı oluşur. Çocukta yabancılaşma ve içe kapanma başlar, kendine de başkalarına da güvenemez. Aynı şekilde hayatının ileriki dönemleri olumsuz etkilenebilir.


     Bağlanma kuramına göre üç tip bağlanma biçimi vardır: Güvenli, kaçınıcı ve kaygılı-kararsız bağlanma. Güvenli bağlanan çocuklar mutlu ve özgüvenli bireyler olmaya yatkınlık gösterir. Bowlby’ye göre erken dönemdeki ilişkilerinde sevgi ve güven gören çocuk kendini sevilmeye değer ve güvenilir bir insan olarak kabul eder. Eğer bağlanma ve sevgi görme gereksinimleri karşılanmazsa şüpheci ve kimseye güvenmeyen bir insan olur. Araştırmacılar ebeveyn-çocuk ilişkilerinin uzun vadede çocuğun sonraki ilişkilerinde etkili olduğunu savunmuşlardır. Yetişkinlikteki ilişkiler çocukluktaki ilişkilerin bir yansımasıdır. Güvenli bağlanan yetişkinler başkalarına yaklaşmakta zorluk çekmezken kaçınmacı bağlanan yetişkinler şüpheyle yaklaşır ve incinmekten korktuğu için bağlanmak istemez. Kaygılı kararsız bağlanan yetişkinler ise sevildiklerinden asla emin olamaz ve aşırı ilgi beklerler. Çocukluklarında güvenli bağlanamamış kişiler için iyi haber şu ki; güvenli, sevgi dolu ve uzun süreli bir ilişki, bu kişilere çocukken sunulmayan güvenli modeli oluşturarak bağlanma tarzlarını değiştirebilir.


     Kişi yaşamın erken dönemlerinde güven duygusunu edinemediğinde bu durum ilişkilerinde güven temelli sorunlarla kendini tekrar eder durur. Ya özgüven temelli güven problemleri oluşur; özgüven düzeyi düşük olduğu için başkalarına daha çok itimat eder ve bu konuda sorun yaşar, ya da güvenmediği için güvenilirliğine de gölge düşer.

 
     Eğer kişinin hayatında güven duygusunu derinden etkileyen tecrübeler yoksa, insanlara karşı olan bu güvensizlik duygusu bana göre kişinin kendisinin güvenilir olmadığına işaret edebilir. Güvenecek birilerini içten içe bekler durur ancak karşısına çıkanların hiçbirine bu şansı vermez. Belki de yaraladığı noktaları iyi bildiği için yara alabileceği noktaları da çok iyi tanır ve kuruntuya kapılır. Kişi kendinden bilir işi misali… En az güvenmek kadar güven vermeye, güvenilir olmaya da ihtiyaç vardır. Bu durumda kişi işe kendisinden başlamalıdır.


     Güven duygusu artık zor bulunup kolay kaybedilir bir hal aldı. İnsanlar artık birbirlerine güvenmez oldu. Güvenilmez olunduğu için mi, çocukluktan kaynaklı mı, tecrübeden dolayı mı bilinmez; sebebi yaşantıdan yaşantıya değişir ama sosyal anlamda var olabilmek, ilişkileri sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmek için güven çok önemli bir role sahip. Güvensizlik çok yıkıcı ve yıpratıcı bir duygudur. Bu durum çok rahatsız edici bir hal bile alabilir. Kişi tam anlamıyla kendini açmaz, düşüncelerini açıkça ifade etmez, hiçbir şeye güvenmeyen, zarar göreceğinden kuşkulanan bir kişiye dönüşür. Tam anlamıyla güvenmediği için de tam anlamıyla bağlanamaz. Etrafta o kadar insan vardır ve güvenmiyordur. Bu, kişiyi yalnızlık ve anlaşılmadığı duygusuna kaptırır. Kimi araştırmacılar, depresyon, şizofreni ve paranoya gibi problemleri olanların da, tek etken olmasa da önemli bir faktör olarak güven duygusu problemlerinin olabileceğini belirtir. Bu durumda destek almak işe yarayabilir.

 
     Güven, bir ilişkide risk alma açısından duyulan isteklilik olarak da değerlendirilebilir. Güven düzeyi ile kişinin almak istediği risk arasında doğru orantı vardır. Karşıdaki kişinin davranışlarına itiraz edip savunmaya geçme düzeyiyle ise güven ters orantılıdır. Güven duyma durumunda kişinin kendisi için önemli olan durumları kontrol etme gereksinimi duymadan karşısındaki kişinin halledeceğine dair inancı ve beklentisi vardır. Risk alma açısından isteksizse kontrol etme gereksinimi duyar. Güven kontrole tabidir aslında. Başkalarına sürekli ve aşırı güvenmek beklentiye girme ve sorumluluktan kaçma durumunu yaratabilir. Beklentiler hayal kırıklığına neden olabilir. Bu nedenle teslimiyet değil güven duymalı, tedbiri ve sorumluluğu elden bırakmamalı.


     Kişi, yukarıda değindiğim noktalar gibi birçok sebepten ötürü riskle başa çıkabilecek durumda olmayabilir. Yani güvensizlik durumunda işini garantiye almak ister. Kontrol edebileceği gibi hiç güvenmeyebilir de. Güvenip de sonucunda yanılgı yaşamaktansa en başından o şansı, o hakkı o kişiye vermez. Eğer tecrübe kökenli ise bu güvensizlik, sonrasında benzer olumsuz tecrübelerle pekiştirildiğinde insanların güvenilmez oldukları genellemesine ulaşılabilir. Bu genelleme önyargılı davranışlara sebep olur. Hayal kırıklığına uğratan kişiler her zaman olacaktır ama herkes hayal kırıklığı yaşatmayabilir. Karşımıza çıkan potansiyel güvenilir bir insana peşinen güvenmemek haksızlık olur. Güvenmek riskli bir davranıştır evet, ama bu riski almamak gerçekten güvenilir insanların yanı sıra kişinin kendi yaşamına da haksızlıktır. Bir bakıma önceki olumsuzlukların acısını hiç suçu olmayandan, hiç hak etmeyenden çıkarmaktır. Ve bu, yaşam kalitesini ciddi anlamda etkileyebilir. Kişi kime güveneceğinin kararını önyargıyla değil deneme yanılma yöntemiyle verebilmelidir.


     Kişi ne yaşamış olursa olsun, isterse güvenini temelinden sarsan hatta yıkan tecrübeleri olsun, hayatındaki diğer insanlara bu şansı vermeye, güvenmeye değer; eğer yaşanılır bir hayatı olsun istiyorsa. Önyargılarımızı kırıp insanlara bu şansı verdiğimizde o kadar da korkulacak bir şey olmadığını anlarız. Yok eğer yanıltırsa kimileri, gereksiz kalabalıkların farkına varıp boşuna hayatı zora sokmamak gerektiğini görmüş oluruz. Bu eleme yöntemiyle de etrafımızda gerçekten güvenilebilecek, sahici insanlar kalır ve bu da daha çok huzura dolayısıyla da güvene tekabül eder. Çocukluktan kalma bile olsa bu engel aşılmış olur. Güvenme konusuna güvenimiz tazelenir. Bunu hiç güvenmemekle sağlayamayız. Kısaca Hemingway’in deyimiyle “Bir insana güvenip güvenemeyeceğini anlamanın en kestirme yolu ona güvenmektir.” İnsanlara önyargısız, iyi niyetle yaklaştıktan ve sınandıktan sonra gelen güven sağlam olacaktır. Gerçek rahatlama ve huzur için denemeye değer.

Bahar KAYA

Kaynak;
Burger, J. M. (2016). Kişilik. İstanbul: Kaknüs Yay.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.