Garip ve Yorgun Zamanlar

Zaman algısı her saniye değişen, saatleri çabucak ve dakikaları hiç geçmeyen biri olarak bu günlerde zamanı yettirememem benim için oldukça normal bir durum ancak fark ettim ki bu durum bana özel değil. Bu aralar sağım solum, elleri kolları işle güçle bağlanmış insanlarla çevrili. Kısıtlı zaman aralığında endişe ve mutsuzluk yudumluyoruz işin kötüsü. Aslında varoluşçu felsefecilere göre bu durum normal çünkü insan, varlığının ve geleceğinin belirsizliğin farkında olan tek canlı olarak kaygı ve mutsuzluk ile doğmuştur. Freud psikanalizin acıyı mutsuzluğa dönüştürme aracı olduğunu söyler, bize kaygı ve çelişki yaşattığı için bilinç dışına attığımız düşünceler bize ve bilincimize mutsuzluk olarak döner. Bazılarımız sanki bizim var olduğundan bile habersiz olduğumuz bir anti depresan yutmuşçasına gamsızlardır, bazılarımızsa dün Freud’a söz vermişçesine kaygılı. Ben genelde ikinci kısımdakilere dahilim. Üstelik bir işim oldu mu kaygım beni en olmadık davranışa iter kaçarım, tam bir erteleme üstadıyımdır.

Bu aralar kaçacak zamanım dahi yok. Üstelik etraftaki kimsenin de yok. Nesil olarak önce koşuyor, sonra yaşıyoruz düşüncesindeyim. Her yere, her şeye yetişmeye çalışan, seçenekler arasında kaybolan modern insan resmine öyle uyumluyuz ki içinde bulunduğumuz dünyadan ve ülkeden bile olanlar olduktan sonra haber alıyoruz. Bir yerlerde ağaçlar kesiliyor, insanlar öldürülüyor. Üstelik bu insanlar bizimle aynı dili konuşuyor. Doğa ve insan, biz daha ne olup bittiğini anlayamadan yok oluyor. Çok kaptırdık kendimizi. Benim vizelerim, benim arkadaşlarım, benim etkinliklerim kısaca her şey ben ben ve yine ben. Dönüp dolaşıp merkezine kendimizi soktuğumuz o çemberden çıkamıyoruz. Oysa ne ölümsüzüz ne de dünyanın güzellikleri sonsuza kadar sürüyor. Şimdi ağladığımız, üzüldüğümüz kaç şey 5 yıl sonra bizi hala üzer bilmiyoruz ama 5 yıl sonra yağmur ormanlarının bir kısmının var olmayacağı kesin.

Üstüne üstlük fark etmeden yüklendiğimiz yükler de var üstümüze bir elbise gibi giydiğimiz; insanlar ne der korkusu gibi.  Bunu açık açık söylediğimde bir sürü arkadaşımın “Aman ben kimseyi takmam, kendi bildiğimi yaparım.” dediğini ve yapmadığını gördüm. Kimse bana hiç kimseyi önemsemeyen özgür nesil yalanını tekrarlamasın. Kimseyi önemsemeyen kendi olmaktan başka derdi olmayan o sizin anlattığınız yeni neslin facebookları, instagramları, snapchatleri ve türevlerinde, aileleri için ayrı hesaplar açtıklarını ya da evlenince hesaplarını kapatıp birleştirerek geçmişi kapmaya çalıştıklarını ya da en basitinden kaç like aldı diye sosyal medya hesaplarını takip ettiklerini sanmıyorum. İnsanlar ne der korkusu toplumsal normu ihlal etmek ile ilgili olmasa da beğenilmeme kaygısı ile bizim üstümüzdeki otoritesini koruyor, biz biz olmaktan önce nasıl görünsek kaygısı içinde hareket ediyoruz. Belki artık toplumun ahlaki hükmünde önceki nesiller kadar sıkışmış değiliz ama bu bizim o ahlaki hükümlerin yerine kendi çevremize uygun yeni hükümler koymamızı engellemiyor, üstümüzdeki ağırlığı azaltmıyor.

yorgunBiz nereye gittiğimize bakmadan üstümüzdeki yüklerle  koştukça dünya zorlaştıkça zorlaşıyor ama dediğim gibi bir ‘dünyada’ yaşadığımızı fark etmediğimiz her an, günlük sıkıntılar içinde kaybolup duruyor. İşin kötüsü biz hayatımızı o uğruna bir ömür verilebilecek anların peşinden yalın ayak koşarak da harcamıyoruz, edimsel koşullama ile ödül olarak gördüğümüz diploma veya para gibi değerlerin ardından koşarak harcıyoruz. Belki bir dosta, bir sevgiliye ya da sevdiğimiz bir kitaba ayırmadığımız vakti bir ödeve, bir işe ayırıyor, kendi çemberimizin en gri kısımlarında dolaşıyoruz. Üstüne üstlük çemberin içindeki fareler gibi çarkın duracağı ve  rahat edeceğimiz günlerin gelmesini bekliyoruz. Erteliyoruz da erteliyoruz.  “Şimdi vakit yok; o filme gidemem, o tiyatroyu seyredemem, o kişi ile görüşemem.” diye diye.  “Kasımda aşk başkadır.” içerikli paylaşımlardan Instagram geçilmezken “Kasım ayı vize ayı” diye kazınmış beynime kısaca çıkamadığımız çemberi daha da daraltıyorum fark etmeden.

Haliyle isyan ediyor ruhum ve psikolojinin önemini  ortaya koyan o ilke devreye giriyor zihinsel olan bedensel olanı etkiliyor. Ve uyku ile ters düşüyorum bugünlerde. Hani kendisine ziyadesiyle kızgınım; zamanımı yemesine, bir türlü yetmemesine kızgınım.  Günlerce uyuyabileceğim zamanım varken uyuyamayan ben, bu aralar 1 saat uyusam ikincinin tadı üçüncünün de adı aklımda kalır oldu. Bu da bana günümüz de uyku düzensizliğin neden yaygın bir problem olduğu ile ilgili çok net fikirler veriyor, üstelik uyumadığıma da değmiyor hala kendi çemberimdeyim, kendi ülkemden haberim dahi yok.

GIF

Ülkedeki gelişmelerden oda arkadaşım sayesinde çokça haberim oluyordu da bu aralar ona da zaman ayıramıyorum. Kendisi bir sosyolog adayı olarak en azından ülkemizi takip ediyor, e ülkemiz de az değil biz daha son sevgilisine  ne olduğunu çözemeden o yeni bir sevgili bile yapmış oluyor. Ya da kendi kendine çelme takmış, dizleri kan revan içinde gözünü bize dikmiş. Biz ondan hiç haberi olmayan bakıcılarına küskünce bakıyordur hatta şu an bilemiyorum. Ama dikkat etmek gerek devletler de insanlar gibi geçici. Belki biz zamanda bir ansak onlar dakika ama geçici. Üstelik her dakikaları yazılmasına rağmen bazen insanlardan bile hızlı unutuluyorlar.

Neslimize dönecek olursak; gezmeyi ve seyahat etmeyi daha çok seven, hayatın kalitesine kendinden önceki nesillere göre daha çok dikkat eden biz, dünyayı unuttuk kendimizde kayıp olduk. Üstelik Alice’in Harikalar Diyarında kaybolması gibi biz de kendimizden çok kendimizle ilgili şeylerde kaybolduk ve üstelik bu dünya gerçek dünyadan çok daha renkli ve biz doğal olarak zaten yine kendi merceğimizle ama biraz daha uzaktan görebildiğimiz o dünyaya dönüş yoluna ya dönmek istemiyoruz ya da yolu kaybettik. Dünya bizim bahçemiz ve biz ona bakmayı unuttuk. İşte bu yüzden garip ve yorgun zamanlar yaşıyoruz. Ama dünya çok güzel biz çok  genç olmamıza rağmen.

YAZAR: Gözde DEMİR

Gözde Demir

TPÖÇG Blog Yazarı | Hacettepe Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir