(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Hayatımızdaki boşlukları neden doldurmak isteriz, hiç düşündünüz mü? Neden kendimizle kalmaktan kaçarız ki? Bizi bizden daha iyi kim anlayabilir? Evrenin boşlukları doldurma çabası insanların kendilerinden kaçmasına zemin hazırlamış gibi bir zamanın içindeyiz. Ne büsbütün kalabiliyoruz kendimizle ne de diğerinin varlığını reddedebiliyoruz.
Baktığınızda herkes mükemmel oluşuyla, modern anlamda kullanılan bir kavram olan egosuyla ve bitmek tükenmek bilmeyen güç ve hırsıyla bir mücadele içindeyken; kendi içlerinde zayıflıkları ve kapanmayan yaralarıyla cebelleştiklerini de saklamaları çok mümkün olmayabilir. Bunca karmaşa içindeyken kişinin kendisiyle yalnız kalması içsel sürecinde yaşadığı birçok zorluğu gün yüzüne çıkarmasına neden olacağı için var olan veya olmayan her boşluğu bastıracağını düşündüğü insan, nesne ve madde ile doldurmaya yönelir. Zaman geçtikçe boşlukları doldurduğunu sanan insan, beton yığınları altında kalarak yapay bir benlik yaratır. O benliğin içerisinde kendisine ait olmayan bir dünya kurar ve kendinden uzakta kendini yaşadığını sanır.
Hani sizi kendinizden uzaklaştıran, yabancılaştıran bir his vardır ya, hiçbir şey yapmak istemediğiniz, herkesten kaçmak istediğiniz, sorumluluklarınızın altında ezildiğiniz ama bir türlü bu duyguyu tanımlayamadığınız… Öyle bir eksiklik oluşur ki bu evreden henüz geçemeden bambaşka bir ilişkinin, arkadaşlıkların veya farklı bir düzenin içinde bulursunuz kendinizi. Evet, “Evren atomlardan değil hikâyelerden oluşur” sözü bize insanın yazdığı veya yazmak istediği onlarca hayatın sınırlarını sorgulatır fakat öyle aşikâr bir nokta vardır ki kimsenin önünde duramayacağı: Her boşluk tatmin edilemeyen bir açlıkla doldurulmaya çalışılır. Siz olumlu duyguların içinde olduğunuzu, her şeyin yolunda gittiğini sanırken sizi içten içe kemirir ve artık var olmayan boşluklar bile sizi rahatsız etmeye başlar.
Bu boşluk kişinin kendisini fark etmesi için bir fırsatın doğmasını sağlayacakken, belki de hiç istemeyeceği bir şekilde başkalarının algıları ve inançları doğrultusunda kendi istek ve amaçlarını bastırarak bir yaşamın kölesi haline getirebilir. Her hikâye biricikken, bir başkasının içsel süreçlerinde yolunu kaybetmiş ve bireyselleşememiş her insan boşluktan doğan açlığının kurbanı olmaya mahkûm kalarak hayal kırıklıklarıyla, yoluna devam etme gücünü kendinde bulamayabilir.
Bir başkasının gölgesinde kalmak zaman içinde hayattaki tüm tutum ve davranışlarınızın bağımlı olmasına ve bu şekilde hareket etmeye zorlayacaktır sizi. Düşünün ki kendinizle vakit geçirmek, sorumluluk almak, yeni bir yola çıkmak, fikrinizi beyan etmek gibi durum ve olayların hepsi size yük olmaya başlamış. Kendi hayalleriniz yerine bir başkasının gölgesinde yürüyerek onun hayallerinin inşaatında çalışır gibi yaşamaya alışırsınız.
Boşluk hissi yaşamak zaman zaman hayatın bir parçası olmakla birlikte, kendinize, hayallerinize ve amaçlarınıza yönelik hiçbir konuda kendinizden kaçmadan, boşlukları doldurmaya çalışmadan, öfkenize yenik düşmeden, benliğinizi bütünüyle reddetmeden sahip çıkmanız yeni bir yolun başlangıcına doğru yöneltecektir sizi.
Çok yorulduğumda veya boşlukta hissettiğimde kendime tekrarladığım bir şiirin dizeleri mücadeleme karşı beni hep ayakta tutmuştur, başka birinin gölgesine sığınmadan: “Bir ormanda yol ikiye ayrıldı ve ben – ben gittim daha az geçilmişinden ve bütün farkı yaratan bu oldu işte.”. İçimdeki ses beni ben yapmak için hep yol haritam oldu, düştüğümde yine ona tutunup kalkmak belki de kendime yaklaşmak için bir adım oldu. Siz de geriye dönüp baktığınızda kendi ayak izlerinizi görmenin, kendi sesinizi duymanın değeridir belki bu yolda yürümek çünkü kimsenin yürümediği yollar, kimsenin duymadığı sesler saklıdır sizde!
Yazar: İpek Salman