Özgürlük, bir başkasının özgürlüğünün kısıtlandığı anda biter. Harflerin bir araya gelip böylesine yürek titrettiğine sık sık şahit olmuşuzdur, nitekim bu da onlardan biridir. Peki bizlere kendimize gayet normal olağan yani sıradan gelen bir durumun karşı taraf için hiç de öyle olmadığını nasıl anlayabiliriz? Örneğin, magazin alanında çalışan bir muhabirsiniz, aldığınız maaş ve koşullarınız da pek parlak değil. Hatta almış olduğunuz para, işgücünüz ve sarf ettiğiniz eforla kıyaslanacak olursa oldukça komik bir rakam. Üstelik aylardır haber peşinde koşmanıza karşın bilinenin dışında, yani klişe olaylardan başka bir numara yok, haliyle patronunuzdan zam talep ettiğinizde size bunu hak edecek bir şeyler yapmanızı söyleyecek ve kapının yerini gösterecektir. Tam o sıralarda oldukça ünlü ve köklü bir ailenin çok büyük ve tabiri caizse magazin gündemine bomba gibi düşecek sırrını bir şekilde öğrendiniz, yalnız bu sırrın özelliği direkt olarak kişi mahremiyetinin ihlaline giriyor ve ailenin küçük üyelerinin böyle bir durumdan haberi yok. Anlayacağınız öğrenme şekilleri oldukça legal bir yolla gerçekleşmeli. O halde kesin bir rakamla ifade etmek istersek iki yolunuz var; ya haberi duymamış gibi yapmak ve taraflar açıklama yapana kadar kesin bir şey yazmamak ya da tahmin ettiğinizden daha yüksek bir avantajın ardından çok beklediğiniz terfii almak ve koşullarınızı iyileştirmek! Arafta kalmanın kısa metraj filmi gibi bir durum ortaya çıksa da asıl sorgulanması gereken şey doğuştan getirilen onlarca güdü ve dürtülerimizin aksine yaş aldıkça başta bakım ve eğitim verenlerimizin ardından yetiştiğimiz coğrafyanın tüm mensuplarının kendilerince öğrettikleri ve kendimizce doğrularımızı oluşturduğumuz ahlaki, yani etik değerlerimizi gözden geçirmektir. Böyle bir durumda bu tür haberlerin doğruluğundan %100 emin olunsa bile o ailede gelişme çağında olan ve son derece bodoslama öğrenilen bir olayın ardından ne hale geleceğini bilmek ve bu yükle birlikte yaşamak sizce ne kadar ahlakî?
Bir başka örnek vermek gerekirse, dünya nüfusunun önümüzdeki çeyrek yüzyıl boyunca yaklaşık iki katına çıkacağı söyleniyor; kaynakların hızla tüketilmesiyle birlikte başımıza gelen felaketleri hala bir tragedya edasıyla karşılasak da, gerçek olan bu acılara getirilen bazı çözümler(!) mevcut. Bunlardan en önemlisi Dan Brown’un da kitaplarında sıkça işleyip bahsettiği, hem ilaç sektörünü “diri tutmaya” hem de daha “sağlıklı ve yaşanabilir” bir dünya oluşturmak adına bizzat dünya sağlık örgütünün oluşturduğu nüfus azaltma politikalarıdır. Örneğin, özellikle kalabalık ve kapalı alanlarda bir kişi -vücuduna zehir enjekte edilen- öksürdüğünde ya da hapşırdığında bu her zaman masumane bir hastalığın belirtisi olmayabilir, buradaki amaç sözde daha iyi koşullar altında yaşamak olup var olan tüm insanı değerlerimizi sorgulamaya sanırım yeter de artar bile.
Şimdi de psikolojideki en önemli okullardan birisi olan “davranışçılığın” babası olarak bilinen John B. Watson’a bir göz atalım. John Watson yaşadığı dönemin en önemli bilim insanlarından biri olup kendisine dayatılan hiçbir şeyi kabul etmemiş ve bilinenin aksine bilinmeyeni araştırmıştır. Buna rağmen günümüzde gözle görülebilir eskiklikleri olsa da, ki bu onun ne denli büyük bir bilimci olduğunu engellemez, hala alanının en önde gelenlerindendir. Watson, aynı zamanda tarihin en bilinen deneylerinden biri olan “Küçük Albert” deneyinin de sahibidir. Deneyi kısaca anlatmak gerekirse altı aylık bir bebek olan Albert’e yumuşak ve beyaz tüylü sevimli hayvanlar eşliğinde korkunç çığlıklar, yaratık sesleri ve daha bir sürü negatif sesler oldukça yüksek bir volümle verilir; bir süre sonra deneyden önce oldukça sempati duyduğu tüylü ve yumuşak hayvanları, ses olmadan verilmesine karşın küçük Albert yine de korkmaya ve çığlık atmaya başlar, bir süre sonra huzursuz mutsuz ve sinirli bir çocuk hâline gelir ve ne yazık ki sinirden beyninde oluşan ödem yüzünden yedi yaşına gelmeden vefat eder. Böylece, Watson koşullu uyaran koşulsuz uyarıcı kavramlarını bulmaktan ötürü psikoloji tarihine adını altın harflerle yazdırır. Sizce tüm bu yaşananlar etik midir? Ya da insanlığın en klişe sorusuyla sormak gerekirse; kime göre, neye göre…
Yazar: Deniz Uğur Çil