Cam Boşlukta bir Mektup

“Kalbimdeki boşluğa bıraktığın aynaları izledim. Ne de olsa boşluğumu örten bir tuzaktı yansımasında gördüğüm.”

                           (Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)

Saatlerce oturduğu aynanın karşısından kalktı. Yaptığı makyajı beğenmişti. Upuzun saçlarını toplamamasına aynalarda alışmış gibiydi. Yıllar sürecek bir uykudan uyanalı, saatler geçmesine rağmen gözlerinin üzerindeki karları ancak eriyebilmişti. Özleyeceğini bildiği dünyayla vedalaşmak istemişti, ne de olsa cam ve kar birbirine yakışırdı. Vedalaştığı dünyadan kalan kristalleşmiş kalem ile yazması için eşinin önüne yıllar önce koyduğu kağıdı, mürekkep izleriyle birleştirerek cümlenin ortasından eşine seslenecek mektuba başladı:

“Kalbimdeki boşluğa bıraktığın aynaları izledim. Ne de olsa boşluğumu örten bir tuzaktı yansımasında gördüğüm. Bir gün uyanırım korkusuyla hazırladığın bavulu açtım. İçinden aynalar çıktı; belli ki tesirinde olduğum illüzyonu büyütecektin. İçinden korkular çıktı; belki de yansıtacaktın. İçinden güller çıktı, yansıttıklarını saklayacaktın. İçinden silinmiş fotoğraflar, gömülmüş sözler çıktı. Ararken güller kurudu, aynalar sarardı. Lakin koca bavuldan ne ayakkabıların çıktı, ne de gözlerin… Yani sen ne gidebilmiştin, ne kalabilmiş. Yani sen ne savaşabilmiştin, ne barışabilmiş…

Benim gözlerimi açacağımı da düşünmemiştin aslında, ne de olsa uyuyan güzellerin anlatıldığı masallarla büyütülmüştüm. Yine de korkarak dans ettin, kalbimin boşluğunu kapatan aynalar üzerinde. Ne de olsa ayna olduklarından ben değil sen haberdardın. Tuz buz olabileceği korkusuydu sana o bavulu hazırlatan, ama içine ayakkabılarını koymayı unutmuşsun. Nasıl gidecektin?

Fark ediyorum bir şeyleri ve anlaman zorlaşıyor gerçekleri. Senin kalbin de benimkinden de büyük bir boşluk var. Kalbimdeki boşluğu aynalarla örtebiliyor musun? Hayır, çözmek isterken büyüyü bozuyorsun. Gitmeden önce bana bir sarılmaya ihtiyacın olduğundan söz ediyordun. Sadece sarılmak değil, bundan çok daha fazlasını istiyordun. Soluğunda hissettiren bir boşluk ki yüreğindeki, herkesin kalbinin nasıl dolu olduğuna şaşırıyorsun. Oysa başkalarının kalplerini sadece yakından görmüyorsun. Beni bırakmayı seçiyorsun ama gözlerini bavula koymayı unutuyorsun.”

Kalemini masaya bıraktığında oluşan tıkırtıya, topuklu ayakkabılarının sesi eşlik edecekti. Geçmişine bir iz bırakıp aniden giden bu adamın terk ederken almayı unuttuğu camdan bavulun içine bırakacaktı bu müsvedde kâğıdı.

Ardından odasının baş köşesinde komedinin üzerinde duran şeffaf camdan kutuya yöneldi. Tıpkı kendi hikâyesi gibi hikâyelerle dolu kitapların barındığı rafların önünden geçtikten sonra kutuyu eline alarak içine beyaz bir gül koydu. Ardından kar tanelerinin gökyüzünde yıldızlar gibi asılı kaldığını düşleyerek kutuya döndü. Bu şeffaf ve parlak, içini olduğu gibi gösteren kalın bir camdan hediye kutusuydu. İçindeki eşyalarda hep camdandı. Bu hediyeyi ona veren kişi kendisini aynı yapıdaki bavuluyla terk etmek isteyen eşiydi. Acı bir gülümseme olsa da dudaklarında, içindeki mutluluktan başka bir şey değildi aslında. Hayat eşine ve ona sunduğu beraberlikte kırılganlık koşulunu sunmuştu. Gitmek istersen kırılan, kalmak istersen zorlayan bir koşul. Camın ne üzerinde yaşamak kolaydı ne de yaşatmak. Tahmin edersiniz ki kırılgan bir yapıda hafif adımlarla dans ederken bacakları yorulmuştu, zamanla titremeye başlayan bedenlerini dinlendirebilecek tek yol gitmek miydi?

Yazar: Berceste Özdemir

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.