(Bu yazının okunması yaklaşık 4 dakika sürmektedir.)
Çay, demini kısık ateşte alıyordu. Önceki günden kalan kek ve parçalanıp ayrılan kırıntıları masadaydı. Son bir fincan çay doldurdu, balkona çıktı. Hava buz gibiydi. Buharın hiç yükselmeden fincanın içinde nasıl kaybolduğunu izledi.
***
Bir an gelir, zamanın ne kadar da hızlı geçtiğini hissedersin iliklerine kadar. Sanki durdurursun her şeyi ve zamanın durmuyor oluşunu anlarsın. Tüm çabanla son vermek istersin bu akışa. Sana sormadan geçen günlere söversin. Ve yine tüketirsin dakikaları, saatleri. İsyanınla yenilirsin zamana. Sana cevap vermeyeceğini bile bile ona sorular sorarak harcarsın düşüncelerini. Ve tüm bunlardan sonra, daha da kaybetmiş bir sen vardır artık.
***
Titreye titreye içeri girdi. Son bir fincan çay daha doldurdu. Bu sefer soğumadan içebilecekti. Balkon camının kenarındaki masaya geçti. Dizlerini kırarak oturdu, başını dizine yasladı. Önceki günün kekinden bir parça koparıp bir yudum çay eşliğinde ağzına götürdü. Bıraksalar bu şekilde uyuyabilirdi. Demlikten gelen cızırtıyı andıran sesle, kafasındaki yüzbinlerce düşünceyle ve parmağının ucunda kek kırıntısıyla… Uyku bastırıyordu gözlerine ama uyumaya hiç hevesi yoktu. Dakikalardır balkon camından uzakları seyrediyordu. Bir anlığına, gözü pencerenin hemen dibine kaydı. Küçük bir çay tabağının içinde, ipi koptuğu için boncukları dağılmış bir bileklik vardı. Bir yumak gibi duruyordu.
***
Final sahnesini başa sarıp sarıp izlediğin “Issız Adam”da, Ada’nın saç tokası nasıl alay ediyorsa Alper’le, bu dağılan bileklik de haline gülüyor senin. Bir zamanlar çıkarmazdın bileğinden, her kıyafetinle uyardı. Yaz akşamlarından biriydi, bu masa balkondaydı. Birkaç tanıdık kişi daha vardı. Öyle içten gülüyordun ki gözlerin nemleniyordu. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğini hissettiğin anlardan biri değildi. Öyle güzel bir andı ki zamandan eser yoktu. Ay bile güneşe yerini bırakmak istemiyordu, sohbetinizden mahrum kalacak diye. Güneş ise bir acele katılma çabasındaydı. Işığı gittikçe sönen bir balkon lambasının altında, bir ayağı kısaldığı için sallanan bir masada, dünya üzerinde sadece bu birkaç kişi kalmış gibi sohbet ediyordunuz. Komşular kızacak diye yükselen kahkahaları susturmadığınız ve hiçbir komşunun da balkona çıkıp size bağırmadığı bir geceydi. Oturduğun andan beri bileğindeki bileklikle oynuyordun. Ne kadar gülersen, o kadar açıyordun boncukların arasındaki boşlukları. Tanrı sana son bir kahkaha hakkı vermiş gibi gülerken, bilekliğin ipini kopardın. Bir anda sesin kesildi ve dağılan boncukları izledin. Büyük bir kısmını toplayıp en yakındaki çay tabağının içine yerleştirdin. “Bir ara yaptırırım.” diyip, tabağı balkon camının dibine koydun ve Tanrı’nın sana verdiği son kahkaha hakkını kullanmaya devam ettin. Şimdi zamanı iliklerine kadar hissettiğin bu gecede, o bileklikten de bir darbe yedin. Bir köşede dağılmış ve iyileşmeyi bekleyen pek değerli eşyan, o güzel gecede senin mutluluğuna eşlik ederken, bu hale geleceğini bilir miydi? “Bir gün seni bir köşede unutacağım ve yıllar boyu evimin iki sokak arkasındaki takıcıya götürmeyi kendime güç göreceğim.” deseydin, o kadar yakışır mıydı giydiğin her kıyafete? Seni üzdüğü için onca insana kırılırken, bir bilekliğe bile hak ettiği değeri veremediğini hatırla; belki affetmeye buradan başlarsın.
***
Camın ardından boncukların rüzgarın etkisiyle titremesini izlerken, bir mesaj geldi telefonuna. Arkadaşı “Tüm gece bunu dinlediğimizi hatırlıyor musun?” diyerek, bir şarkı gönderdi. Bağlantıya tıkladı, ayağa kalkıp son bir fincan çay doldurdu. Telefondan yükselen sese kafasını çevirdi:
“Bir akşam masası,
İki kişiyiz, sen, ben,
Gidiyorsun hiçbir şey söylemeden, birden
Kadıköy’de bir yağmurlu bahçeden”
***
İlk dinlediğinde sabaha kadar dönüp durduğun bu şarkıyı şimdi, zamanı iliklerine kadar hissettiğin bu gecede duyunca, hiçbir şey hissetmiyor oluşuna şaşırıyorsun. Demek, bileklikler, şarkılar, sohbetler, ölüyor. Yenilerine yer açmak için. Yine de hiçbir şey yerini tutmadı uzun yaz gecelerindeki balkon sohbetlerinin, kışın ortasında kendimizi iki kuru sözle avuttuk. İlk duyduğumuzdaki etkisi kayboldu bazı şarkıların, şimdi sadece ezbere bilinen sözlerden ibaret hepsi. Farklı yaşanmışlıkların ortak acısını paylaştık durduk. Ve artık, sonu gelmeyecek gibi duran kahkahaların da kesildi sesi.
Belki de bir şey tutmamalı, başka bir şeyin yerini. O şey her ne ise, biz kabullenmesek de bir zamana mahkum. Ve başka bir şey, başka bir zamanın esiri olduğu için ayrı bir yer edinecek kendine.
Kıyaslamadan yaşamayı öğrendiğimiz günlere, zamanı iliklerimize kadar hissettiğimiz gecelere…
Yazar: Neslişah Kahraman