(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Dolunayın ışığı, önüne geçen bulutlara rağmen ağır ağır akan nehre vuruyor, nehirden yansıyan ışıklar gökyüzündeki yıldızları andırıyordu. Bir çocuk uzanıyordu dostuyla nehrin kenarında. Soğuk yeşilliklere uzanmış iki beden, yarısını bulutların arkasında saklamış dolunayı gözlüyordu sessizce. Düşleriyle dünyasını renklendiren küçük çocuğu, yanında uzanan dostu büyütmüştü bu yaşına kadar. Bildiği bütün masalları o okumuş, hayal dünyasına kapılar açan anahtarların hepsini o vermişti. Zamanı da arkadaşından öğrenen çocuğun dilinin ucundaki kelimeler her daim aynıydı: “Zaman benim dostum. O her şeyi iyileştirir.”
Küçük çocuğun derdi, az önce gökyüzüne bıraktıkları dilek fenerinin yıldızlara kadar ulaşıp ulaşmadığını öğrenmekti. Merakla büyüttüğü gözleri her bir yıldızın üzerinde dolaşıyorken uzaklaştıkça daha da gözden kaybolan feneri fark etmesi, geleceğinin de tıpkı fener gibi ışıklar içinde ve tıpkı fener gibi yıldızların arasında olacağına dair umutlarını filizlendirmişti.
“Ne zaman yola çıkacaksın?” dedi çocuk başını sağına çevirip kendisinden boyca uzun arkadaşının gözlerine bakarken.
“Eve gittiğimde…” dedi. Gittiği vakit küçük dostunun yalnız kalacağı için üzüleceğini biliyordu fakat elinden hiçbir şey gelmiyordu. Çocuğun gözlerinin huzursuzlukla dolduğunu gördüğünde “Temelli gitmiyorum ama.” dedi hemen. “Elbet görüşeceğiz tekrar.” Fakat çocuğu üzen şey yalnızlıktan ziyade, bir daha onunla dilek feneri uçuramayacak olmasıydı.
“Benim uçurduğum fenerleri gittiğin yerden görebilecek misin?”
Arkadaşı, çocuğun sorusu üzerine gözlerini gökyüzüne çevirmesinin ardından “Hala aynı aya bakıyoruz…” dedi.
“…Ve ben nereye gidersem gideyim, biz her daim aynı aya bakacağız. Uçurduğun vakit aya ulaşan fenerlerini gittiğim yerden izliyor olacağım.”
Aradan yıllar geçti. Gece aynıydı, ay aynıydı. Yıldızların yeri dahi değişmemişti sanki. Serince esen bir rüzgâr, çimlerin üzerine uzanan bedeni kısa süre sarmalayıp saniyeler sonra yok olurken o çimlere adamın gözlerinden akan bir damla yaş döküldü.
Zamanla elindeki bir oyuncak gibi oynamak isterdi her daim: Onu ileri almak, geri sarmak, durdurmak…
O, zamanı ayaklarının altından akıp giden bir nehre benzetirdi. Nehir aktıkça yaşamaya devam eder, nehrin içinde oldukça hayatına dokunabilirdi. Ömrünü nehir gibi akıp giden zamana düşen taşları ayıklamak ile geçirmişti. Kimi zaman o taşlar vücuduna dokunan yerlerde yaralar açmış kimi zaman da bedeninin suların içine düşmesine ve ruhunun zamanın içinde kaybolmasına neden olmuştu.
Dakikalar önce bir dilek feneri bırakmıştı gökyüzüne. Fener, çocukluğunda sandığının aksine sonsuza dek aydınlık kalmamıştı. Sönmüştü bir süre sonra öyle ki yıldızlara dahi ulaşamamıştı. Halbuki geçmişteki çocuk o gün, geleceğin tıpkı bu fener gibi olmasını dilemişti.
Çünkü o gün bambaşkaydı.
O gün yaktıkları fenerin yıldızlara ulaştığını dün gibi hatırlıyordu. Akıp giden zamanın kıyısına uzandıklarını, buna rağmen hayatı hissettiklerini hatırlıyordu. Dostu, eve gittiği vakit yola çıkacağını söylemişti fakat düşleriyle renklendirdiği anılarında o asla evine gitmemişti.
Zamanla elindeki bir oyuncak gibi oynamak isterdi her daim… Onu en çok da durdurmak isterdi. Ayrılık olmazdı bu şekilde. Ayrılığı getiren zamandı çünkü. Zaman yaraları açardı, iyileştirirdi, eskitirdi, yenileri getirirdi…
Zaman büyütürdü, o büyümek istemedi.
Bugün, nehre düşen büyük bir kayanın üzerine oturmuş, hayatın kusursuzca akmasına engel olan taşları ayıklamaktan yorulmuş vaziyette zamanın ayaklarının altından kayıp gidişini izliyordu. Düşlerini bıraktığı gökyüzü ile kara toprağın arasında sıkışıp kalmış bedeni kalbindeki derin boşluğun bıraktığı ağırlık altında boğuluyordu. Ve adam, ne o sonsuz gökyüzünden yaşamaya dair tek bir nefesi içine çekmeye güç bulabiliyor ne de o ağırlığın bedenini toprağa hapsetmesine müsaade edecek cesareti taşıyordu.
“Zamana ‘dostum’ diyordun. Bak, ruhunu çürütmüş.”
Feneri bırakırken bir dilek diledi; daha başka isteklerde bulunabilirdi belki. Mutluluğu dileyebilirdi, dostunun tekrar gelmesini dileyebilirdi. Asla bulamadığı “yuva” denen yeri bulmayı dileseydi, o çok aradığı huzura erişebilirdi.
Fakat yalnızca uçurduğu fenerinin aya ulaşabilmesini diledi.
“Artık aynı aya bakmıyoruz.” dedi soğuk çimlerin üstünde uzanıyorken.
“Sen gittin ve biz bir daha asla aynı aya bakamayacağız.”
Yazar: Beyza Dilara Meşeci
Görsel Kaynak: https://tr.pinterest.com/pin/483503710008150796/