(Bu yazının okunması yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Bambaşka bir konuyla gelmiştim bu satırlara. Biraz özlemi romantize edecektim elimden geldiği kadar, kendisiyle aram çok iyi sayılmasa da. Bambaşka yere evrildi şimdi. Ben yazmak istemesem bile bunu yazmam gerekiyormuşçasına cümleler dizilmeye başladı gözümün önünde. Penceremden sızan ışık daha loş bugün, kasvet dolduruyor odanın içini. Anladım hem yazıp hem ağlayacaktık bu kez, ihtiyacım olan buydu. Ve ilk defa ihtiyaç duymamıştım, ilk kez kelimelere sığınışım sayılmazdı. Ne zaman ağlayacak olsam kalemi alırdım elime, yardım çığlığıymışçasına süslerdim cümleleri. İçimden atmak istediğim zehri aldım güzelce karşıma bayrama hazırlanan çocuk gibi süsledim. “Söyle” dedim, “Nedir derdin ve yine niye hatırlattın kendini bana?”
Tıpkı özleme yaptığım gibi acımı da romantize ederdim. “Beni büyüttü, öldürmedi ama güçlendirdi.” gibi klişe cümleler kurardım birbirinin ardına, yaralarından çok ders alabilen biriymişim gibi. Önemli konuydu şimdiye kadar güçlü olmak, hiç yıkılmamak. Her hatadan ders alabilmek ve üstesinden gelebilmek… En önemlisi üstesinden gelebilmek…
Fika’da acıdan kaçmanın mümkün olmadığını, onun istediği zaman bize kendini bir şekilde hatırlatacağını savunmuştum. Belki yeniden karşılaşırız, belki bir şey anımsatır, belki de tamamen farklı bir durumda çıkar karşımıza ama yine de yaşarız o acıyı ne olursa. Hala da arkasındayım düşüncemin. Şu an derste fobim olduğu hayvanın adı bolca geçmesi beni tetiklendirdiği için oturmadım satırların başına. Sayfalarca doldurduğum günlüğüme bakarak söyleyebiliyorum bunu. Bambaşka bir andayken o anıya ya da acıya dönebiliyormuş insan. Hiç beklenmeyen bir anda düşebilirmiş aklına. Bambaşka bir şeye ağladığını da sanabilirmişsin, yüreğinde tekrar hissettiğinde. Ama elbet hissettirirmiş kalbinde hala yeri olduğunu.
En önemlisi insan aniden hatırlayabilir katilini, öfkesi ilk günkü gibi canlı kalabilir. Bazı günler daha nefret dolu geçebilir, o günleri yırtıp atmak isteyebilir takvimden. Sanki öyle bir gün var olmasa yoluna daha güvenli devam edebilecekmiş gibi gelir. Oturduğun bank daha anlamlı gelir, üzerine sohbet edilen konular daha sevecen belki de kalbini kırıp bu kadar keskinleştiren acıyı hiç tatmamış gibi olma umudu taşırsın.
Hayatında olanlarla güç bulursun. Üstesinden gelebilirsin, yeniden bazı duyguları yaşarsın, her şeyin anlamlı olduğunu yaşayarak öğrenirsin. Geçmişi sadece deneyim olarak sayıp bugünün sonsuza dek sürmesini isteyebilirsin. “Acının bize izin vermesi için önce bizim ona izin vermemiz gerek.” cümlesini başucu cümlesi yaptım tüm bu olanların üstesine. Bir noktada acıyı ilhama çevirmeyi, ona kapı açabilmeyi ve hayatın bir parçası olduğunu acı da olsa öğrenebildim. Zor bir teşekkür olacak belki ama teşekkürler hayatıma ve hayatımda olanlara!
Ne olursa olsun hayatımıza eşlikçilerden birisi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyorum artık. Acısız hayat mı olurmuş hem? Doğduğun an başlıyorsun sonuçta acı çektirmeye, ölümünden bir süre sonraya kadar sürdürüyorsun. Anı olarak kalabildiğin ve tamamen mazi olduğunu kabullendirene kadar. Çünkü sadece açı çeken değil aynı zamanda çektirensin.
Yazar: Duygu AKKUŞ
Yazı görseli: https://i.pinimg.com/originals/34/d7/aa/34d7aa89be8594b05633b35bf6a523fc.jpg