Kiralık Hayatlar

"Hayat bize hiçbir zaman tapu vermez. Kimi yerlerde biraz daha uzun kalır, kimilerinde çok çabuk vedalaşırız ama her geçtiğimiz yer, her yaşadığımız an, her dokunduğumuz insan içimizde küçük bir oda bırakır."

(Bu yazının okunması yaklaşık 2 dakika sürmektedir)

İçinde bulunduğumuz yer, ait olduğumuz yer midir, yoksa sadece geçip gitmemiz gereken bir durak mı?

Hepimiz bir yerlerde kiracıyız aslında. Bir evde, bir şehirde, bir insanda, bir zamanda… Bazen hayatlarımızı gerçekten yaşamıyor da başkalarının sahiplendiği bir sahnede, bize biçilen rolleri oynuyormuşuz gibi hissederiz. Sahibi olmadığımız hayatları yaşıyor, duvarlarını başkalarının ördüğü odalarda nefes alıyormuşuz gibi… Biraz sevgiyle, biraz endişeyle… Süresi belli, dekoru başkaları tarafından hazırlanmış, ışıkları bile bizim için değil, başkalarının bakışları için ayarlanmış bir oyunun içindeyiz sanki. Ruhumuza tam oturmayan kıyafetlerle sahneye çıkıp, başkalarının alkışlarını bekliyoruz.

Bazen bir şehirde, bazen bir ilişkide, bazen de bizzat kendi hayatımızda kiracı hissederiz. Günlük rutinlerimiz bir metro istasyonunda bekleyen trenler gibi, hep aynı yolda ilerliyor. Sabahları çalan alarm, mecburiyetlerin belirlediği yollar, bir başkasının yazdığı takvimler… Sanki önceden çizilmiş bir rotada, otomatik pilotta gidiyoruz. Ne kadarımız gerçekten bize ait, ne kadarımız ödünç alınmış hayallerin gölgesinde?

Kimi zaman hayat, sahaf raflarında unutulmuş bir kitap gibi hissettirir. Sayfalarımız başkalarının elleriyle çevrilir, hikâyemizi bizden çok başkaları okur fakat kimse kitabın içindeki duyguları, satır aralarındaki boşlukları bizim kadar bilemez. Biz ise bazen kapağımızın bile başkaları tarafından tasarlandığını fark etmeden, hikâyemizi yazmaya devam ederiz.

Bize uygun görülen maskeleri takıp, başkalarının gözünde nasıl göründüğümüze takılıyoruz. Sözcüklerimizi bile duyulmasını istedikleri gibi seçiyoruz. “Bu daha mantıklı” diyoruz, “şimdi sırası değil” diye erteliyoruz içimizde filizlenmek isteyen tutkuları. İçimizde bir yerlerde, kendi hikâyesini anlatmak isteyen gerçek biz, usulca fısıldıyor: “Bu benim hayatım değil.”

Kimimiz, başkalarının gölgesinde büyüyen bir ağaç gibi hisseder kendini. Köklerimiz sağlam olsa da dallarımız başkalarının yönlendirdiği rüzgârlara göre şekil alır. İçimizde bir yerlerde, güneşe uzanmak isteyen bir filiz hep vardır oysa. Sadece gökyüzünü görebilmek için kendimize biraz yer açmamız gerekir.

Peki ya perde indiğinde? Geriye gerçekten yaşanmış bir hayat mı kalır, yoksa başkalarının senaryosunu tamamlamış olmanın yorgunluğu mu?

Hayat bize hiçbir zaman tapu vermez. Kimi yerlerde biraz daha uzun kalır, kimilerinde çok çabuk vedalaşırız ama her geçtiğimiz yer, her yaşadığımız an, her dokunduğumuz insan içimizde küçük bir oda bırakır. Gittiğimizde bile o oda orada kalır. Belki de mesele bir yere ait olmak değil, geçtiğimiz her yerde bir iz bırakabilmektir. 

Belki de şimdi, tam şu an, kiralık hayatları bırakıp, kendi sahnemizi kurmanın, kendi ışığımızı yakmanın, yalnızca bize ait olan bir hayatı yaşamanın zamanı gelmiştir çünkü gerçekten bizim olan tek şey, içimizde büyüyen o küçük filizdir. Onu beslemek, ona yer açmak ve kendi hikâyemizi kendimiz yazmak… İşte asıl mesele bu.

Selin Çepkinyan

https://pin.it/6BzMrTfWU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.