O Saat

"O, içindeki karanlıkla yüzleşmiş, fırtınadan geçerek yeni bir aydınlığa ulaşmıştı."

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık 5 dakikadır.)

Çok iyi bildiği kapkaranlık gecelerden biriydi. Sessizliği yırtan tek şey, uzaklardan gelen rüzgârın uğultusuydu. Gökyüzü, yıldızlarını çoktan kaybetmiş; bir kuyunun dibine çekilmiş gibi karanlık, derin ve boştu. Öylesine derin bir karanlık hüküm sürüyordu ki gözlerini kapatmakla açmak arasında tek bir fark bile yoktu, sanki varlık ile yokluk iç içe geçmişti. Bu gece, aradığı tek şey, yoklukla varlık arasındaki belirsiz sınırdaydı; bir hiçliğin içinde yankılanan var olma çabası ya da varlığın içinde kaybolan bir sessizlikti. Uyumak için çabalarken aslında uyumamak için her şeyi yaptığı bir geceydi. Gözleri açıkken oluşmuş olan zifiri, sanki gözlerini kapatırsa yalnızca dışarıda değil, içinde de büyüyecekti. 

Kulağına bir kahkaha sesi geliyordu. Sanki bir hatıra, beklenmedik bir şekilde yeniden duyuluyordu ama tam olarak nereden geldiğini kestirmek zordu. Bu kahkaha sesi öyle bir yükseldi ki bahçedeki rüzgâr uğultusu sesini dahi bastırdı. Bu ses, onu bir anda güzel anılara götürüverdi; kahkahaların yankıları, geçmişin parlak günlerinden birini hatırlattı. Sanki çocukluğundaki bahçeden gelen neşeli çocuk sesleriydi bu ses. Ses çok fazla artmıştı ve uzunca bir süre kulağında çalmıştı.

Çok şiddetli bir yağmur başlamıştı ve bu ses yerini zamanla ağlama sesine bırakmıştı. Pencereye yağmur damlaları çarpıyordu ve ağlama sesi geliyordu. O an, dışarıdaki fırtınanın uğultusu ile içerdeki hıçkırıklar birbirine karışıyor, sessizliğe boğulmuş bir odada kayboluyordu. Bu ağlayış, mutluluğun derinlerinden kopup gelen ve geçmişin tatlı anılarını hatırlatan bir çağlayandı adeta. 

Şimşekler art arda çakıyordu; bahçesi, evi, balkonu, hatta zihninin derinliklerine gömülmüş karanlık köşeleri bile bir anda ışıkla dolmuştu. Her bir şimşek, sadece etrafını değil, zihninin yıllardır gölgede kalan anılarını da aydınlatıyor gibiydi. O an, içindeki unutulmuş hislerin ve düşüncelerin bile bu keskin parıltıyla gün yüzüne çıkabileceğini fark etti.

Bir şimşek çaktı, o anda bahçesi, balkonu, hatta evinin içi bile aydınlandı. O an, kahkaha seslerinin nereden geldiğini fark etti: Evinin ve bahçesinin her köşesine sinmiş, en derinlerde saklı mutlu anılarından yükseliyordu bu neşeli yankılar. Her biri, geçmişin sıcaklığıyla o anı aydınlatıyordu. 

Cama vuran yağmur taneleri, sanki onun sessizce akıp giden gözyaşlarının birer yansımasıydı. Her damla, içinde biriken duyguların, kalbinin derinliklerinden gökyüzüne yükselip yeniden ona dönen bir hikâyesini anlatıyordu. Yağmur, bir yandan dünyayı temizlerken, diğer yandan yüreğinde biriken acıyı, kırgınlıkları ve kayıpları da arındırmaya çalışıyordu. Her bir damla, bir başka hatıra, bir başka anı gibi düşüncelere dönüşüyordu. O an zamanın ne kadar yavaşladığını hissetti; ne geçmiş, ne de gelecek vardı, sadece anın içinde kaybolmuştu. Her gözyaşı yavaşça yere düşerken sanki bir yüzyıl kadar uzun bir yolculuğa çıkıyordu. Gökyüzü, onun içindeki fırtınayı anlamaya çalışıyordu. Hangi düşünce, hangi duygu yağmur damlası olarak bedene dökülecek, kim bilir?

Önce evinin içi, bir anlık bir parıltıyla ışığa boğuluyordu; şimşeğin o keskin, büyüleyici ışıltısı duvarlardan yansıyıp odaları dolduruyordu. Ardından, birkaç saniyelik sessizliğin ardından, gökyüzü derin bir öfkeyle gürüldüyordu; sanki doğanın kalbi atıyordu. İlk başta ince ince titreyen, sonra hızla güçlenen o uğultu, evin her köşesinde yankı buluyor, sanki tüm ev tek bir vücut olmuş gibi derinden sarsılıyordu. Duvarlar, zemine çarpan her gürültüyle titriyor, pencere camları çatırdayarak zayıf bir uğultu çıkarıyordu. Dışarıdaki fırtına, içindeki boşluğu, karanlıkları daha da derinleştiriyor, her gürültüyle içindeki duyguların daha da büyümesine, yoğunlaşmasına neden oluyordu.

Şimşek, içindeki ani patlamaların, bir anda yükselen öfke ve kırılmaların yansımasıydı; geldiği gibi hızla kayboluyor, ardından geriye sadece bir anlık aydınlanma bırakıyordu. Gürültü ise susturamadığı derinlerden yükselen feryatları andırıyordu; bir süre her şeyi sarsıyor, ama sonunda yavaş yavaş sessizliğe karışıyordu.

Her ne kadar zifiri bir karanlıkta da olsa gözlerini duvardaki saate dikmişti ve kulağının artık tek duyduğu saat tik tak sesiydi. Zamanın ne kadar yavaşladığını, her saniyenin bir ömür gibi uzadığını hissediyordu. Karanlık, etrafını sarmış; her köşe, her detay kaybolmuştu ama saat orada, duvarda, tüm gücüyle varlığını hissettiriyordu. Tik taklar, bir ritim gibi zihninde çınlıyor ve tek tek anlık düşüncelerinin sesini bastırıyor, sadece zamanın geçişini hatırlatıyordu. O an geçmişin ve geleceğin yok olduğu bir boşlukta, tek gerçeği var gibiydi: O saat.

Bir şimşek daha çaktı o gece. Bu çakan son şimşekti ve ev de son defa aydınlanmıştı. Işık kendini öylesine hızlı gösterip kayboldu ki saniye saniye ilerleyen saat ışıkların içinde, durmuş gibi görünüyordu adeta. Işık gitti ve şimşeğin o gergin gürültüsü bu defa saatin sesi gibi dengeli bir şekilde duyulmuştu. sanki zamanın sonu yaklaşmış gibiydi. Artık korku yoktu. Neredeyse sabah olmuştu ve güneş kendini göstermekteydi. Yıldızların ve ayın önünü kapatan bulutlar da kaybolmuştu. Gökyüzü yavaşça aydınlanmaya başlamış, geceyi bir daha hatırlanmayacak şekilde silip atmıştı. Hava, taze bir başlangıcın işareti gibi ferahlatıcıydı. Gecenin karanlıkları, yerini güneşin ilk ışıklarıyla aydınlanan bir dünyaya bırakıyordu. Zamanın, tıpkı gece gibi, geçtiğini ama geride bıraktığı izlerin kaybolmadığını hissediyordu. O an, içindeki fırtınaların da sona erdiğini, yeni bir günün umutlarını taşıdığını fark etti.

O; açan güneşin de, yağmurun da, bulutların da, gecenin, gündüzün, hatta çakan şimşeklerin de ta kendisiydi. Her bir anın içinde var olan, her değişimin parçasıydı; doğanın her hareketi, onun içindeki derinlikleri yansıtıyordu ama en önemlisi, zamanın ta kendisiydi. Geçen her saniye, geçen her dakika, bir şekilde onun varoluşunun izlerini taşıyordu. Ne geçmişin hüzünleri, ne de geleceğin belirsizlikleri, onun içindeki zamanı yavaşlatabiliyor ya da hızlandırabiliyordu. Zaman, ona bir nehir gibi akıyor; ama o, her anı derinlemesine hissedebiliyor, her anı bir bütün olarak kavrayabiliyordu. Her an, zamanla birlikte şekilleniyor, her saniye onun ruhunda yankı buluyordu. Zaman, ne sadece bir kavram, ne de yalnızca bir ölçüydü; o, zamanın kendisiydi, her şeyin bir araya geldiği, geçmişin ve geleceğin birleştiği sonsuz bir anın içinde yaşamaktaydı.

Güneş batmaya başlamıştı

Saatler artık yavaş yavaş geceye yaklaşmaktaydı. Saatin tik tak sesi, kulağını rahatsız etmiyordu. Çünkü tüm gün boyunca o sesi kalp atışlarıyla birlikte hissetmiş, zamanın her vuruşunu içine işlemişti. Bulutlar çoktan yok olmuş, gökyüzü berrak bir şekilde açılmıştı. Karanlığın içinde yıldızlar, adeta birer mücevher gibi ışıldıyordu. Güneşin alçalan ışıklarının yansımasıyla parlayan ay, evi narin bir parıltıyla aydınlatıyordu.

Ne gariptir ki, dün gece evi aydınlatan şimşekler bugün yerini yıldızlar ve ayın huzur dolu ışığına bırakmıştı. Ev, aynı evdi; bahçe, aynı bahçeydi. Fakat ne karanlık aynı karanlıktı, ne de aydınlık aynı aydınlıktı. Karanlık, dün gece korku ve bilinmezlik taşırken bu gece, huzurun ve dinginliğin kucağındaydı. Aydınlık ise artık keskin bir parlamadan ziyade bir sükûneti simgeliyordu. Her şey yerli yerinde olsa da, değişen yalnızca dışarıdaki manzara değildi. O, içindeki karanlıkla yüzleşmiş, fırtınadan geçerek yeni bir aydınlığa ulaşmıştı. Zamanın geçişiyle ev de bahçe de, geceler de günler de değişmişti, tıpkı onun değiştiği gibi…

Taha Toker

https://www.5ocakgazetesi.com/haber/21699216/gece-gunduz-esitligi-ne-zaman-21-mart-23-eylul-21-haziran-21-aralik-tarihleri-neyi-ifade-eder

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.