Yeryüzü’nün İpleri

(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir.)

Bir yerlerden bir kanat çırpış sesi geliyordu. Kulaklarıma doluyor ve taşıyordu. Yıllarca döndüm durdum, arandım. Sanki bir kuş ardıma takılmış ben nereye gitsem oraya uçuyordu.

Bazen kanat çırpışının yardığı havayı, kollarımın altında hissediyordum. Bazen de o kanat çırpışlardan gelen ses boğazıma doluyordu. Bu kanat çırpışın sesini canlı tutmak için uğraşıyordum. Bazen çok hızlı hareket ediyordu kanatlar, sanki göğü delercesine yükseliyorduk yerden. Ayaklarım kuru zeminden yükseliyor, karnımda tarif edilemez bir duygu yüzüyordu. Yükseldikçe kanatlar güçleniyordu ve sanki kuş benim zihnimi okumaya başlıyordu. “Keşke biraz sağa gitsek!” diye düşündüğüm an kanatlar bizi o tarafa çeviriyordu. Sanki onları kuş değil de ben çırpıyordum. Biz yükseldikçe vücuduma bağlı, görünmez ipler çözülüyordu ve ben yürümeyi yeni öğrenmiş bir çocuk gibi özgür hissediyordum.

Kollarım, ellerim, bacaklarım kozasından az önce çıkmış bir kelebeğinkiler kadar özgürdü. Ama en iyisi, zihnim. Zihnim, benliğim, arzularım… Hepsi özgür kalıyordu. Ardımdaki kuş koca kanatlarını çırptıkça ben, ben oluyordum. Gökyüzüne yükseliyor, dilediğimce uçuyordum.

Bir gün ben farkına bile varmadan, kuru zeminden yükselen iki koca ip kanatları sarmaladı. Bizi karşı konulamaz bir güçle yeryüzüne çekti. Dirensek de ipleri kesmeye çalışsak da onlara gücümüz yetmiyordu. Bir süre sonra kaderine boyun eğmiş iki mahkum misali ayaklarımız kuru zemine bastı.

Kanatların artık o içimde garip duygular uyandıran sesini duyamıyordum. Aynı ipler bedenimi de sarmış gibiydi. Kimi günler bir adım atmak bile dünyanın en zor işi oluyordu. İpler vücuduma armağan yara izleri bırakıyordu. Artık kafamı çevirip o güzel beyaz kanatları bile göremiyordum. Olduğum yere, olduğum noktaya ve olduğum kişiye sıkışmıştım.

Önceden süzüldüğümüz huzur dolu göğe hasretle bakıyordum. Nasıl bu hale gelmiştim? Neyin cezasıydı bu? Kimseye zarar vermeden ayaklarımı yerden yükseltip kendimi buluyordum. Bu suç muydu? Bu ipler nereden gelip beni bulmuşlardı ki!

Sonra nihayet gözlerimi açıp etrafıma bakmak geldi aklıma. Gördüklerim beni resmen duvara toslattı. Herkes ama herkes benim gibi iplerle sarılıydı. Bazıları güç bela adım atıyordu. Bazıları benim gibi sıra sıra iplerle çevriliyken bazıları o iplere tamamen dolanmışlardı. İşin kötü yanı hepsi boyunlarını bükmüş, hüzünle yeri izliyorlardı. Hiçbirinin gözü bir zamanlar havayı delen güçlü kanatlarla yükseldikleri gökyüzünde değildi.

Sonra anladım, herkesin ipi farklıydı. Kiminin ailesi ona sıkı bir ip olmuştu, kiminin hastalıkları. Bazıları inandıkları şeyler yüzünden iplere dolanmaya mahkum edilmişlerdi, bazılarıysa sırf ten renkleri yüzünden. İnanır mısınız, bazıları yalnız cinsiyetleri yüzünden özgürce yükselmekten alıkonulmuştu. Önümdeki manzara tarifsiz bir trajediydi. Gerçekten hiç kimse o iplerden sıyrılıp yeniden kanat çırpamamış mıydı?

Kanat çırpmak demek, kendin olmak demekti. Hayal kurmak ve onlara doğru süzülmek… Hepimiz şimdi bundan mahrum muyduk? Bu, kabul edilemez bir şeydi. Kimse o iplere mahkum kalmamalıydı. Kanatlardan çıkan o huzur dolu sesi hepimiz hak ediyorduk.

İplerle yeryüzüne çekildiğimden beri ilk defa damarlarımda yükselen bir şeyler hissettim. Çok yoğun bir şeyler. Altımda koca bir ateş yakılmış gibi vücudum ısınmıştı. Bu öfkeydi. Böyle yaşamaya, iplere mahkum kalmaya karşı öfkeydi. Gücümü toplayıp yapıştığım yerde hiddetle hareket ettim. O an kalbimde yükselen öfke, özlem ve arzu sanki o ipleri yerinden oynattı. Ardımda o tanıdık kanat çırpış sesi yükseldi ve tüm yerküreyi inletti. Sonra ayaklarım yerden yükseldikçe ipler bir bir yere dökülmeye başladı. Ben yükseldikçe onlar küçüldü, küçüldü, küçüldü… Artık önemsiz noktalar olmuşlardı. Bense hasret duyduğum o duyguya ve dünyanın en güzel kanat sesine kavuşmuştum. Yeniden kozamdan çıkmıştım.

Yazar: Eylül Yılmaz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.