Küçük bir adımla başlar her şey. Olmakta olan ya da olacak olan her ne varsa küçücük bir reaksiyona bakar. İlk halindeyken faydasız olan bir tohumu ele alalım; tohum büyür, gelişir ve bir kimlik kazanır sonunda ya da sevimli bir tırtılı ele alalım, vücut bulup uçar nihayetinde. Yaşam bu, yeryüzünde canlı olan ne varsa bir sonu ve başlangıcı olacaktır müthiş döngü içinde. Neyin sonu neyin başlangıcıdır bilinmez. Nitekim yıldızların patlamasıyla meydana gelen yıldız döküntülerinden oluşmadı mı üzerinde yaşadığımız yerküre ya da milyonlarca yıldız çarpışarak süpernovalara dönüşmedi mi? Burada bu başlangıç bu sondur diye kalıplar oluşturmak hiçbir işimize yaramayacaktır. Zaten zamanla kalıplaştırdığımız genellemeler ve bu genellemeler doğrultusunda verdiğimiz kesin hükümler kadar yanıltmaz bizi tabiat. Şöyle ki insanlara hem oldukça olağan hem de olabildiğine mucizevi gelen doğum eylemini düşünürsek, bu çoğuna başlamak ile ilişkiliymiş gibi gelir. Haksız olduklarını söyleyemeyiz de ancak baktığımız yeri değiştirirsek ya da sadece farklı bakmayı denersek; bebeğin, annesinin vücudunda geçirdiği son dakikaları hatta saniyeleri olduğunu da görürüz. Sonuç olarak, son her zaman içinde bulunduğumuz döngünün kesintiye uğraması demek değildir aksine devam etmesine izin vermektir.
İnsanları çıkmaza sokan bir başka çelişkili durum ise, “başlamak“ ve “bitirmek“ kavramlarına yükledikleri anlam olsa gerek. Bu kavramlara tamamen aynı anlamlar yüklemek kadar farklı hatta zıt anlamlar yüklemek de sorun olan çelişkinin temelini oluşturmakta. Bu iki kavram için sadece birbirine muhtaç demeyi doğru bulmakla birlikte, bitirmek için başlamanın ya da başlamak için bitirmenin gerekli olduğunu görmenin herkesce berrak olduğunu varsayıyorum. Herhangi bir durumda bitirmenin vermiş olduğu haz başka bir durumda başlamanın verdiği hazdan daha fazla ya da daha az olabilir. Bunu belirleyecek olan birçok faktör olduğunu fark edebilmek bize aynı zamanda bu kavramların şartlara, zamana, düşünceye ve çabaya göre kişilik değiştirebileceğini de gösterir. Aynı zamanda bu iki kavramın insanda yarattığı hislerin değişkenliğini sorgulamak da anlamsız. Anlamsız çünkü siyah siyahtır ve çoğu hoşlanır siyahtan ve de çoğu hoşlanmaz haliyle. Bunun gibi herkesin sonu da kendi takdirinde. Kiminin sonu kiminin başlangıcı, kiminin kederi, kiminin de umududur. Tabiatımız mı böyle yoksa tabiatsız mıyız ya da sonunu düşünen kahraman olamadığı için mi konuşmayız sondan? Hepsi muhtemel ancak şunu söylemek yanlış olmayacaktır: Herkes kahraman olmak ister ve herkesin de bir kahramanı vardır kuşkusuz. Kahramanların da ömrü var doğal olarak sonuda. Kahraman kontenjanında bekleyen nice aday kahramanlar gibi. Bir kez olsun sonumuzu düşünelim, sonunu düşünmeyen bütün kahramanlara inat. Düşünmek, sonuçları öngörebilmek veya mantık süzgecinden geçirip de harekete geçmek cesaretsiz olmak değil, mantıklı olmaktır fikrimce. Sonu düşünmek “cesur“ yüreklerin işi olmasa da belki cesur beyinler üstlenir bu durumu. Sonu olmayan bu devinim içinde şüphesiz ki bir şeyleri düşünmek değil, düşünmemek korkaklık olsa gerek. Bu durumda sonunu düşünen de kahraman olur dersek hata yapmış olmayız.
Son çoğumuza korkunç, soğuk ve kederli bir anlam taşıyormuş gibi gelir. Oysa aynı zamanda tamamlamaktır, yenilemek ve yenilenmektir. Zamanımız sonsuzmuşçasına sonu düşünmemek hata olur çünkü sonsuzluk her şeyin bir sonu olduğunu kabullendiğimizde vücut bulup çıkar karşımıza. Bu bazen bir ömür sürer bazen de birkaç saniye bazen bir gülümsemeye sığar bazen de bir gözyaşından taşar. Kimine göre yok eder zamanı kimine göre de sürekli zamana gebedir. Kimi için dünyalar kadardır kimi için de yıldızlar kadar uzak. Buna karşı son da bazen meydana getirendir bazen de yok olan tıpkı yıldızlar gibi, tıpkı bizim gibi… Gelgelelim yıldızlar da bizimle aynı malzemeden değil mi? Öyleyse Nietzsche’nin de dediği gibi: “Hangi yıldızlardan düşüp birbirimizi bulduk biz?“
Yazar: Begüm Aydın