SAHNE IŞIĞI ETKİSİ

Kibarlar Dünyasına Giriş

Gülünç ve dokunaklı bir anı: On sekiz yaşında, yalnız ve desteksizken eşiğinden içeri adımımı attığım salonda, bir kadının bakışı yordu  beni. Hoşa gitmeye çalıştıkça beceriksizleşiyordum. Her şey hakkında en yanlış kanılara varıyordum; ya hiçbir neden yokken içimi döküveriyor ya da bana sert sert baktı diye bir adamı düşmanım sanıyordum. Ama o zamanlar, çekingenliğim yüzünden çektiğim korkunç acıların içinde, güzel bir gün ne kadar güzeldi.

KANT

(Stendhal- Kırmızı ve Siyah)

Stendhal, uzun süredir karşıma çıkan ama bir türlü yollarımızın kesişmediği bir yazardı. Kırmızı ve Siyah ise okuma listemin ilk sıralarında değildi açıkçası, öylece iliştirmiştim defterimin bir köşesine. Ama derler ya her şeyin bir zamanı vardır ve hazır değilken karşımıza çıkan şeyleri kaybederiz. Hem de neyi kaybettiğimizin farkında bile olmadan. Doğru zaman ya da zamana hazır olmak, üzerine paragraflarca konuşulacak bir konu benim için ama şimdiki konumuz bu değil. Biz Stendhal’ın alıntısıyla, Kibarlar Dünyasıyla ilgileneceğiz. 

Ona dair, aslında onun zihnimde canlandırdıklarına dair yazarken bile okunmamış, sadece birkaç sayfası karıştırılmış bir kitaptan bahsettiğimi söylemem gerek. Ancak böyledir işte, bazen sadece hissettiklerinizin kağıda dökülmüş haliyle karşılaşmak bile sarsılmak ve ben neredeyim böyle demek için yeterlidir. 

Kant’ın anlattığı gibi tek bir bakışla tanımadığın birine karşı nefretle ya da sonsuz sevgi hissiyle dolmak ise sadece basit bir ön yargı değildir, aynı zamanda kişinin zihnine büyük bir yük yüklemeye girişmesidir. Hakkında hiçbir şey bilmediğiniz birinin davranışlarına, sözlerine deney faresi muamelesi yapmaktır. Zihninizde onun için ayrılmış kocaman bir kafes vardır artık. Anlamsız bir nefret veyahut sevgi içinizi doldurur ve bu anlamsızlık gittikçe ağırlaşır. Bir zaman sonra onun da sizi gördüğünde aynı hislere sahip olduğunu düşünmeye başlarsınız ve şöyle evrilir cümleleriniz: O da beni görmekten hoşlanmıyor, gözü hep bende. Bu kafesler artık o kadar çoğalır ki kişi başkalarının düşünceleriyle yaşamaya başlar çünkü zihninde kendine ait tek bir alan kalmamıştır.

Dikkat etkileniyoruz!!

Aslında hiç dinlemediğiniz tarzda bir müziği bu aralar dinlerken buldunuz mu kendinizi? Örneğin Türkçe rap; onu ya çok sevmeli ya da sözlerini eleştirmelisiniz. Sizce de tarafsızlığın olmadığı bir alana dönüşmedi mi? Peki daha önce giydiğiniz kırmızı elbiseyle garip bakışlara maruz kaldınız diye kırmızıdan çekindiğinizi fark ettiniz mi? Ne garip değil mi şu anda bunu yazarken farkında bile olmadan attığım bir bakışla birinin zihninde kararlarını etkiliyor olabilirim ve birileri de benim kararlarımı etkiliyor olabilir. Ürkütücü. 

Toplum baskısının açılımı budur aslında. Düşünmeden öylesine sarf edilmiş cümleler ve atılan bakışlar sizde tamir edilmesi zor hasarlara bu yüzden sebep olur. Ancak kimse söylediği sözlerin sizin zihninizdeki ve dolayısıyla hayatınızdaki yansımasını bilemez. İşte bu yüzdendir ne yaşadığımızın değil, nasıl tepki verdiğimizin önemli oluşu. Ancak bu öncekinden de ağır bir yükle buluşturur zihnimizi: sorumluluk. Bu noktada suçlayacak sizden başka kimse yoktur. Eğer hayır deseydiniz, dinlemeyip gitseydiniz, belki de bana bakmamıştır, aslında şunu demek istedi… demeseydiniz böyle olmayacaktır. 

Ancak kendi hayatının sorumluluğunu almak ve başkalarının düşüncelerinden sıyrılmak bu hayattaki en zor şeydir. Bu yüzden hayatlarının sorumluluğunu alamayan bir ton insan gelir ve kendi hayatlarında hükmedemediklerini size öğüt olarak sunarlar. O yüce görmüş geçirmişlikleriyle şimdiki hayatlarını düzeltmeye değil, sizin hayatınızı güzelleştirmeye çalışırlar yine öğüt denen hükmedeci sözlerle. 

Ancak hepimiz biliyoruz ki o öğüdü verenin “aslında şöyle” demek istediğine, biz ve bizim yarattığımız kafesteki kişi karar veriyor. Belki de etrafımızın türlü insanlarla çevrili olduğu şu evrende, kurt hikayesindeki gibi hangisini beslersek onun kazanacağını unutmamakla başlayabiliriz. 

Ve işte son; çektiğiniz acıların içinde yaşadığınız tek bir güzel günün bile güzel oluşu. Hala sonsuz bir umudun habercisi olabilir mi?

Yazar: Beyza Alkaya

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.