(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)
Çocukluğunuza geri dönmek isteseydiniz,hangi anda bulurdunuz kendinizi? Bugün her kimseniz sizi o kılan,bütün hayatınızın bir dakikaya sıkıştırılmış konsantre hali olan o an hangisi?
Bu soruya benim verdiğim cevap, o kadar basit ve o kadar gerçekleştirilesi ki. Kendimi anlamakta gerçek anlamda güçlük çekiyorum.Bu mu yani diyorum en mutlu çocukluk anın. Bu kadarcık mı. Beynimin kendini en rahat en huzurlu ve en kendine ait hissetiği anın annemin fırında limonlu kek yapıp içerden ‘hu huu hadi gel,çay da demledim’ dediği an olması beni çok şaşırtıyor.Bu kadar basit bir şeyin,bu kadar basit bir cümlenin insanın içinde ne yaralara sebebiyet vereceğini fark etmek çok yeni bir şey benim için. Nasıl oluyor da yumurta süt ve vanilyadan yapılmış basit bir kek beni bu kadar paramparça ediyor anlayamıyorum. Burada biraz gülebilirsiniz bana,ama bu yazıyı yazarken ve tam da bu cümleyi söylerken kendime hakim olabilmek için var gücümle gözümden akmaya çalışanlara direndiğimi belirtmek isterim size. Ve annem kekinde ne kadar samimiyse ben de tüm bu sözlerimde o kadar samimiyim,garanti ederim size.
Mutfaktan gelen limon ve çay kokusunu düşündükçe kendimi mutfağın odama açılan koridoruna hayal edip beynimin içinde yavaşça o koridorda gezerken köşeyi döndüğümde annemin demlikten çayları bardağa koyarken kafasını kaldırıp bana gülümsediği anı yaşıyorum tekrar tekrar. Dünyanın hiçbir limonuna bu kadar anlam ithaf edilemezdi diyorum içimden. Limonsun sen. Düşündükçe yüzümün ekşimesi ağzımın mayhoşlaşması lazımken,gözlerimi dolduruyorsun. Bu işte bir terslik var.
Sonra yavaşça annemin görüntüsünün silikleşip kaybolduğunu farkediyorum zihnimden. Güneş vuran o güzel mutfak -limon kokulu o güzel mutfak- grileşiyor. Tezgahın üstü bomboş.Ocağın üstü bomboş. Musluk bile su damlatmıyor. Masanın üzerinde sabah kahvaltısından kalma yarım tabak üstü kağıt havluyla örtülmüş bir patates kızartması ya da melemen yok. Lavabo hiç kullanılmamışcasına bulaşıksız. Dolaptan her defasında başka bir bardak alıp su içen kardeşimin ortalık yere bıraktığı saçma sapan herhangi bir bardak,tabak,kaşık, çokokremli yarısı yenmiş bir ekmek bile yok. Sanki hiç kimse yaşamamış, hiç yemek pişmemiş,hiç ocağında süt taşmamış, hiç düdüklü tenceresi fısss diye ötmemiş, hiç kaynamış ketıldan klips diye bir ses gelmemiş hiç yemek kokuları karıştığı için camı açılmamış ama her şeyden ötede hiç yaşanmamış bir yer artık. Üzülüyorum.Paramparça oluyorum. Ama bir taraftan da gizleyemediğim bir huzur var içimde. Anılarıma, yaşadıklarıma ve bütün geçmişime hiç kimsenin zarar veremeyeceğini bilmenin huzuru. Bana ve sadece ‘bana’ ait olduklarını;onları yıllarca orada güvende tutacağımı bilmenin huzuru. Bu çok buruk olsa da güzel bir huzur. Ve bu yeni duygumda şunu da öğreniyorum. Huzurun mutlulukla,acılarla ya da yarım kalmışlıklarla alakası yokmuş. Huzur yalnızca bir huzur meselesiymiş.İçine hiç bir yabancı madde karıştırılmamış gönül rahatlığıyla içebileceğiniz bir bitki çayı gibi.Çayı beğenseniz de beğenmeseniz de,içmenizin sebebi bazen içinizi ısıtacak bir şey aramanız bazen de ateşler içinde yanarken hastalığınıza şifa olması için de olsa,o sadece bir bitki çayıymış. Aynı bu huzur meselesinde olduğu gibi.
Şimdi bana kek yapabilecek birisi yok hayatımda. Ya da dünyanın en iyi pastanelerinde yapılmış en lezzetli tatlıları da yesem annemin iki arada bir derede yaptığı sade limonlu kekinin tadını vermezmiş.Şu an o güzel kokuya ve tada ulaşabilmem için veremeyeceğim hiçbir şey yok hayatta. Ama zaten hayatın da benden alabileceği bir şey kalmadı,anılarım dışında.
Özetle,tüm bu düşünceler tüm bu yaşanmışlıklar tek bir liman gösterdi bana. Şu kocaman -ne ironi ama yine de şu kocaman-hayatta boynuna sarıldığında kalbinin atışını duyup kokusunu içine çektiğin sevdiğin bir insandan daha önemli hiçbir mesele yokmuş. O yüzden
eğer hala yaşıyorlarsa, sevdiği birine değer verdiğini söylemek için neyi bekliyor bu insanlık, bilmiyorum. Zira hiç beklemediğimiz bir anda yok olabiliyor sevdiklerimiz hayatımızdan. İşin acı tarafı da şu ki; birisi ne şekilde olursa olsun hayatınızdan gittiğinde, bu sadece fiziki bir gidiş oluyor. Oysa o gidişte, kalışından daha çok bir mevcudiyet var. Son olarak, mezarlıklarda yeteri kadar boş yer varsa da yeteri kadar sevgi yok şu hüzünlü dünyamızda.Ve dilerim yazının bu cümlesini okumayı bitirdiğinizde koşup sarılabileceğiniz canınızdan çok sevdiğiniz biri vardır ne olacağı bilinmez şu kısacık hayatta.
Dünyanın bütün sevgilerine…
Yazar: Beyza Küçük