İçimizdeki Sisifosun Laneti

Sisifos, Yunan mitolojisinde, yeraltı dünyasında sonsuza kadar büyük bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkum edilmiş bir kraldır. Zeus’un büyük sırrını açığa çıkardığı ve diğer tanrılarla türlü kurnazlıklar yaparak kandırdığı için bu cezaya çarptırılmıştır. İnsanlık, kendi oluşum tarihinden bu yana ciddi gelişim dinamikleri sergilemiş, gelişen ‘’mantığı’’ çerçevesinde dünyayı ve dünyadaki yerini sorgulamıştır. Bu sorgulamanın bedeli içimizde sonsuza dek hiç bitmeyecek olan varoluşsal boşluğumuzun ve bu boşluğun verdiği kaygıyı ya da huzursuzluğu doldurma ile geçecek olmasıdır. “Niye var olduk, ne için yaşıyoruz?” gibi sorular sorarken tam da bu boşluğun içinde buluruz kendimizi. 20. yüzyılın getirileri olarak görülen sosyal ve siyasal gelişimlerin sonucundan kaynaklı gibi duran bu durum aslında insanın eskiden beri var olan ve hep daha fazlasını istemesine neden olan içsel bilinmezlikten kaynaklı. İnsanoğlunun ezelden beri açgözlülükle sömürdüğü diğer canlı yaşamları ya da kendi türünün öteki bireylerine bu kadar gaddar davranması hatta bireysel ilişkilerimize baktığımızda ilişkiyi tüketecek, karşılıklı saygı bırakmayacak belki de onu yok etmeye varacak şekilde davranması içindeki varoluşsal sıkıntının bir sonucu. Bu konumda bir parantez açacağım. Açgözlülük dediğimiz şey Klein’ın kavramından çok uzak olmayan bir durumdur. Hatta açgözlülük kavramını en iyi anlayacağımız isimlerdendir. Bebek ilk nesneden (Annenin memesi) doğum sonrası içinden gelen korkunç ve yıkıcı itkilere karşı tatmin olmak ve korunmak ister. Eğer bu gelişmezse iyi-kötü nesnenin birleşmesindeki en büyük düşman olan haset çıkar ortaya. Haset, erken-benliğe ve dış dünyaya saldırır. Ve ilk nesne fantazmatik dünyada tükenmeyen nesne olur. İlk nesneyi bozmaya, kirletmeye yönelirken haset, açgözlülük yansıtma konumunda ayrılır hasetten. Açgözlülük, nesneyi içe yansıtıp onu sömürme ama tatmin olamama halidir.

Şimdi buradan baktığımız zaman insan bu dünyada ne yapacağını bilemediği için hep bir adım sonra biteceğini sandığı şeyin aslında hiç bitmemekte olduğunu görüyoruz. Ve bir sonraki hedefine, varoluşsal açıdan tatmin olacağını sandığı için büyük bir açgözlülükle saldırır ama sonu yine hüsran olur. Geldiğimiz noktaya baktığınızda bunun tesadüf olmadığını görürsünüz. Genelden özele gittiğiniz zaman da bunun böyle gerçekleştiği apaçık ortada. Varoluşsal olarak ne zaman sıkıntıya düşmüşse insanlık, her zaman yıkıcı itkilere karşı bir hamle yapıp o durumu ortadan kaldırmıştır. Ama tatmin olmamıştır. Mesela eski kabilelerde çocuklarına zulmeden babanın çocuklarının birleşip onu öldürmesi gibi. Yahut baskıcı diktatörlerin halkları tarafından nasıl devrildiğini tarihte birçok kez gördük. Hatta ekosistemde bu dünya üzerinde diğer canlılara karşı yaşama kaygısı güden insanın varoluşsal açgözlülüğünün günümüz ekosistemini ne hale getirdiğine tanık olmaktayız. Özele indiğimiz zaman nesne ve kişilerle olan ilişkilerde de bu varoluşsal boşluğu doldurmaya yönelik açgözlülüğü görürüz. Mutluluğu peşinden koştuğumuz kişide bulacağımız inancıyla yola çıkıp, elde edildiği zaman gerçek aradığımızın o olmaması yine bundan kaynaklı. Ya da bir eşyaya sahip olduğumuzda gelen mutluluk halinin o boşluğa yetmediğini gördüğümüz zaman ki tatminsizlik hali. Baktığınız zaman kapitalist sistemin çarkları da içinizdeki Sisifos taşına yönelik çalışır. Sizlere arzu nesneleri satmaya çalışırlar. Bize satmaya çalıştıkları şeyin mutluluk getireceği, o varoluşsal boşluğu gidereceği ve hayatın anlamını kazanacağımızı söylerler. Ama yaptıkları sürekli bu durumun bir üst modellerini sunmaktır bizlere.

Genel olarak baktığımızda hep bir yolun sonuna doğru gitmeye çalışırız. Ama vardığımız yer başka bir yolun başlangıcından ibarettir. Sisifos gibi taşı her zirveye çıkardığımızda zirvenin orada olmadığını fark ederiz. İnsanoğlunun bu gelişim evriminin de varoluşsal boşluğun açgözlülüğü yüzünden hiç bir zaman duracağını sanmıyorum. Varoluşsal olarak ölümsüzlüğü bulması varacağı son nokta gibi dursa da yine başka bir başlangıç noktasında bulacaktır kendini. İçindeki kaygılı, onu hayat boyu rahatsız eden dürtüler ve tüm bunların arkasından gelen açgözlülük peşini hiç bir zaman bırakmayacak.

YAZAR: Batuhan UÇAR

Batuhan Uçar

TPÖÇG Blog Yazarı | Gelişim Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.