(Bu yazının okunması yaklaşık 3 dakika sürmektedir)
Bugün dolunay vardı. Güneş kadar parlak, açık gözleriyle beni izleyen ay; tüm acılarımı kucaklar gibi şefkatliydi. Fakat, milyarlarca yıl sonra bana ulaştığı bu anda, bulutların arasında kaybolduğunda bir çocuk gibi sinirlendim. Metroyu beklediğim bu sırada, ona ayırabilecek sadece 5 dakikam vardı. Bu, beni karmaşaya sürükleyen ve kalbimden akıtmadıkça içimdeki kanı mürekkeple bulandıran düşüncelerimi dağıtamadım. Sanki 5 dakika değil, milyar yıl sonra gelen metroya bindim. İnsanların arasına karıştım; işten bir akşam eve döner gibi sakin, sessiz nefeslerle adımlar attım.
Bana bakan kimse aklımı göremezdi. Bu, bir lütuftan çok ceza gibiydi. Hepimizin kendini açık etmekten kaçarken bir noktada hislerini ifade etme isteğiyle yanıp tutuştuğu ilginç bir yerdi bu dünya. Ay, ne kadar güzel ve ne kadar uzaktı benden; dahil olmak istediğim her hayalim gibi. Cevapsız cümlelerin hepsi huzursuz ediciydi, bunaltıcıydı. İçinde boğulduğum sessizlikte benimle beraber herkesin delirdiğine emindim. Gözlerimde yansıyan, kim bilir, belki de orada oturan herkes kendinden o kadar uzak kalmıştı ki sanki tek yapabildikleri sükutla etrafı izlemekti. Yeni doğan bebeklerin ağlamadığı bir hastanede olduğuma yemin edebilirdim o an.
Dışarıdan ben de böyle göründüğümü hayal ettim. Nasıl bu kadar sakin kalabilirdim, milyon yıl yaşamış dolunayı gören gözlerim varken? Metrodaki rutubet kokusunu içime çekebilirken… Kendimin de delirdiğini düşündüm. Belki de metrolar, benim gibi insanların en çok bağırmak istediği yerlerdir; akmayan mürekkebe bulanan renkli düşüncelerin sessizce duvarlardan sızdığı bu metal beşikler. Belki de bu yüzden herkesin mürekkebi biraz ters tutması gerekiyordur, kendine çizdiği sınırlardan özgür kalmak için çabalarken.
Nereye neden gittiğimi bilmiyorum ve buradaki kimsenin de gerçekten bildiğine inanamıyorum. İnsanların arasında kayboluyorum ama asla onlara karışamıyorum. Bu dünyada nefes alıyorum ama hiçbir yere ait olamıyorum. Eleştiriyorum, fakat neyi eleştirdiğimi artık ben de bilmiyorum. Yine de gökyüzüne bakıyorum ve ayakta durmak için hala hayallerimle yaşadığımı fark ediyorum.
Ay’a ait olmayı dilerdim, böylece milyar yıl onu izlemeye zamanım olurdu. Böyle konuştum utanmazca; gözlerimin oluşmasının da bir o kadar zaman aldığından haberim varken, Ay’ı gören gözlerim de yıldızlardan geliyorken. Bugün metroya binip eve gidiyorum; ama eve mi gidiyorum? Umarım gittiğim yeri, umarım evimi bulabilirim. Umarım sen de bulabilirsin.
Ece Şevval Kamiloğlu