(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 2 dakika sürmektedir.)
Birinin yaşadığı şeyleri tam olarak anlamak mümkün değildir. Yaşanan olaylar bazen
aynı olsa da herkeste açtığı yara farklı olabilir. İsimler değişir. Günler geçer. Hisler aynı kalır.
Adı olsun diye konulan başlıkların bir önemi yoktu. Bir insanı tanımak, anlamak için
bunlar gerekli değildi. Eğer bir insanın yaşını ve nereli olduğunu bilerek onu tanıdığınızı
düşünüyorsanız en başta yanılmış demektiniz. Bunlar yeterli değildi, olamazdı. Bir insanın
ruhu tıpkı kitap gibiydi. Tanımak için onun ruhunu bir kitap gibi okumak gerekirdi. Her sayfa
farklı bir hikâyeye belki de farklı bir acıya açılan kapılardı.
İlk sayfalarda çok heyecanla okumaya başlardınız devamında ne olacağını bilemeden.
Ortalara gelince olayların içinde bulurdunuz kendinizi. Karmaşık ilişkiler ve duygular
sizi şaşırtırdı.
Sona yaklaştığınızı hissederken ise bazen ön yargıların bir bir uçtuğunu görüp onunla
olan yolculuğunuza devam ederken bazense tüm düşündüklerinizin doğruluğunu fark edip
belki de daha fazlasıyla karşı karşıya kalıp ona veda etmek zorunda kalabilirdiniz; bu sizi
beklenmedik bir mutsuz veya mutlu bir sonla karşılaştırabilirdi.
Peki, gerçekten mutlu bir sona ulaşmak mümkün müdür? Bize anlatılan tüm
masalların bitişi genelde “Sonsuza kadar mutlu yaşadılar.” oluyordu. Peki, bu sonsuzluk
nereye kadar devam ediyordu? Zihnimiz bu kısmı nasıl dolduruyordu? Sevenler kavuşunca,
acı içinde olanlar iyileştiğinde, kayıplar bulununca biz buna son diyebilir miydik?
Bize küçüklüğümüzden itibaren sunulan sonlar sadece anlık sonlardan ibaretti.
Anlatılan gerçekleri yansıtıyor muydu bizim için? Sonsuzluk, anda hissedilen hislerin
zorunluluğun sonsuzluğuydu belki de. O an hep devam edecek ve o anda hissedilen her duygu
sonsuza kadar var olunan an içinde yaşayıp barınmaya devam edecekti. Algılarımız bile
sonsuzluk kavramını algılayacak netlikte olmamıştı, olamazdı hiçbir zaman.
Elif Özcan