(Bu metnin okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakikadır.)
Tüm bedenim, ruhumun her bir zerresi, adeta çölün ortasında tek damla suyun
hasretine düşen bir kaktüsün çektiği ızdırapla yanıp tutuşuyorken, kulağımın ardında
yankılanan o fiyakalı olduğu kadar gaddar tınının varlığıyla savaşmaya gücüm kalmıyordu.
Bir Kaf Dağı’nın ulaşılmaz endamına yakın hülyalarla yola koyulsam da yaşananları
öngöremeyen biçare bir mahluktan ileriye gidemiyordum. Bin bir zorlukla inşa ettiğim
hevesleri bir çuvala doldururken, tozlu raflara saklamaktan da geride duramıyordum. Her
defasında giderek yükselen raflara yerleşiyor ve benim boyumu aşacak bir seviyeye
ulaşmasına karşın, tüm benliğimle yukarıya sıçramaya devam ediyordum.
Soğuk ve keskin rüzgâr saçlarımı okşuyor, güneş tenime yalvarırcasına “lütfen pes
etme” naralarını haykırıyor; ben ise taşlaşmış olan kalbime yaklaşan her meşaleyle bir yanım
güvensizliklere sarılırken, öte yanımda hala yeşeren masumiyetime göz kırpıyordum.
Huzuru, anlam arayışı edinen kalbimin tam aksi bir istikamette son süratle yol aldığını
gördüğümde yalnızca durdum. Kalabalıkların sesine kapılan ruhumla yüzleşiyordum adeta, ya
da yüzleşme ihtimalim yüzüme bir tokat edasıyla çarpmıştı. Olurda bir gün bu yaşam benden
hesap sormak isterse, cevaben göstereceğim dopdolu, koskoca, tertemiz bir kalp olduğunu
bilerek yaşamak istiyordum.
İsteklerimin yoğunluğu, bu yüzyılın kaosuyla çatışmaya devam edip durdu. Her
milimime kök salan bu his, aidiyet savaşından başka bir kavrama sıkıştırılamıyordu. “Ait
hissetmiyorum” derken bile yarımdı kelimeler, sesim kısılıyordu. Karşımda duran aynaya
diktim gözlerimi, kafamı geriye doğru yaslamaya yelteniyor, koltuğun üzerine serilen
bedenimin adeta sıvı bir kıvama dönüşen haline bakakalıyordum. Ellerimle yüzüme düşen
saçlarımı sakince savuşturdum ve göz kapaklarım kendiliğinden kapandı.
Uyandığımda, yere iki büklüm yığılmış, her yanı tutulan bedenim bana biraz öfkeliydi.
Sırtımı doğrulturken diz kapaklarımı karnıma çektim; kollarımın, bedenimi sarmalamasına
izin verdim. Karşımda duran aynada beliren yansımayla gözlerimdeki parıltıya engel
olamadım. Bembeyazdı; en az tanrıça Helios kadar görkemli varlığıyla oradaydı, tam
ardımda. Bakışlarım istemsiz beni saran kollarına kayıyordu. Sırtımdaki yükler hafifliyor,
adeta tüm Dünya’ya saçtığı ışık benimle bütünleşiyordu. Bedenimi bir milim dahi hareket
ettirmek istemiyor, yalnızca onun varlığına benliğimi teslim etmek için can atıyordum. Ben,arzularımın sesiyle mest olmuş bir haldeyken karşımda belirdi. Gözlerimle yalnızca
hamlelerini izliyor; varlığının her daim benimle olması için dua ediyordum.
Bana doğru uzanan elini kalbimin ortasına yerleştirdi. Şaşkınlığın heyecanı, bedenime
yayılan huzurla iç içe geçiyordu. Dudaklarını kulağıma yaklaştırdığında, yüreğimin sesini
duymasından ölesiye endişelendim. Öylesine güzeldi ki! Nefeslerimiz, kalbimiz,
heyecanımız bir bütündü. Dudaklarını araladığında tüm dikkatim, ağzından dökülen
kelimelere kaymıştı.
“Kalbimizin doğası kendine has ve biricik, onu dış dünyanın kirli ellerine teslim edemeyiz.
Biz birbirimize aitiz, lütfen bana sırtını dönme. Birlikte her zorluğu aşabiliriz.”
Sözler kulağımda yankılandı, geriye ise sesinin tınısıyla sarhoş olan bir ben kaldı.
Yazar: Melike Karabaş
Görsel Kaynağı yapay zekâ tarafından oluşturulmuştur.