(Bu yazının okunma süresi yaklaşık iki dakikadır.)
“Bir dilek diledi: uçmak. İki kanat verildi ona. Birinde şimdiye kadar yaşayıp gördüğü her şey, diğerinde ise ileride yaşayacakları yüklüydü.”
Karanlık, odayı esir almıştı. Yavaşça doğruldu yatağından, sağ eliyle perdenin kıvrılmış ucunu kavrayıp açtı. Gün ışığı nefes verircesine odaya doluştu. Ağaran gözlerini ovuşturup masanın üzerindeki su dolu kadehten birkaç yudum aldı. Kapının yanındaki koca pergeli kavrayarak bahçeye yöneldi. Bahçenin sağ tarafı belli belirsiz, birbirine karışarak yeşermiş çalılıklarla kaplıydı. Diğer tarafta yıpranmış tahtaların devamlı birlikteliğinden oluşan acemi bir yol, bahçe kapısına değin uzanıyordu. Yavaş adımlarla yolu takip ederek kapıyı araladı. Acelesi ve hiçbir amacı olmayan birinin tavırlarıyla uzaklaştı evden ve şehirden. Kapısız ve penceresiz kulübeye vardığında onu bir önceki gelişinden kalma dağınık eşyaları ve köpeği Ugi karşıladı. Bu kulübeye her gelişinde mutlaka bir eşya getirirdi. Zihnindekini nesnel dünyaya aktarabilmesinin son parçası olmalıydı bu nesne. Epeyce bir müddet uğraş verdi ancak zihnindeki asla ortaya çıkmıyordu. Sadece parça parça bir dizi tasarıdan ibaretti aklındakiler. Sonunda pes etti ve oturuverdi kulübenin kenarına. Ugi de onun ayak ucuna kıvrıldı. Bir eli uzaklara dalmış düşünceli yüzünde, diğer eliyse hâlâ sımsıkı pergeli kavramaktaydı. Öyle ki ona doğru bakan bir çift gözü hiç fark etmedi.
Bir çift göz ve aklından geçenler:
Kendini zihnine kaptırmış bir kadın görüyorum. Beline kadar uzanan dalgalı saçları ve yüzünde kederli eliyle sanki kendinden umudunu yitirmiş bir kadın… Zihninin çemberindeki bilgileri elindeki pergelle sürekli sınayan, bu yüzden ona sımsıkı tutunan bir kadın… O kadar dalmış ki aklında olup bitene, yanındaki değirmen taşında oturan meleği bile fark etmiyor gözleri. Melek ise fark edilmeyişinden oldukça kederli. Başında bekliyor kadının. Bir hesabı olmalı onunla.
Kadının arkasındaki kum saatine ve çana takılıyor gözlerim. Kum saatinde zaman aktığı yerde durmuş olacak ki çanda hiçbir hareket yok. Hemen yanlarındaki teraziyse havanın dinginliği ile dengede kalıyor. Dünya kadının etrafında bir müddet durmuş akmayı bekliyor.
İlgimi çeken bir şey daha var kadında: Umutsuzluk içinde dahi bu kadar güçlü gözükmesi. O yüzden ona baktığımda umutsuzluktan ziyade sırtında iki güçlü kanat görüyorum. Sanki bunu düşündüğümü duymuşçasına bana dönüyor bir anda gözleri. Ayağa kalkıp tam karşıma geçiyor. Elindeki pergelin düşüşüne kayıyor gözlerim. Kuvvetlice bir rüzgar her şeyi savurarak esmeye başlıyor. Deniz hareketleniyor vuran çanın sesiyle, terazi şaşıyor. Arkasını dönüp duyabileceğim ölçüde iki kelime fısıldıyor meleğe: “Memento mori.” Melek kayboluyor ve kadın kulübeye dayanan merdivenden yükselip çatıdan gökyüzüne doğru kanatlarıyla yükseliyor. Denizin üstünde beliren ışıltıyı fark ediyorum. Daha önce hiç görmediğim devasalıkta bir gökkuşağının altında bir yıldız kayıyor. O ân anlıyorum ki kadın çözmüş zihnindekini. Fark etmiş kanatlarındaki gücü: geçmiş ve gelecek arasındaki dengeyi.
Yazar: Zeynep Güzeltepe
Resim: Albrecht Dürer “Melencolia I”