AÇLIK

Hiç aç kaldınız mı, aç kaldığınızda ne oldu, vücudunuz ne kadar halsizleşti veya ne kadar halsiz kaldınız, en yorgun ve bitkin olduğunuz anı hatırlıyor musunuz, ne kadar süre hiçbir şeye odaklanamadınız? Mideniz hiç dayanamayacak şekilde ağırdı mı, kasıldı mı, bulandı mı veya uzun süre aç kalarak sonrasında hiç ciddi problemler yaşadınız mı? Başınız dayanılamayacak kadar ağırdı mı? Elleriniz, ayaklarınız titredi mi? Açlıktan hiç kustunuz mu ya da? Gözleriniz ne kadar bulanıklaştı, ne kadar düşünebildiniz, açken zihniniz ne kadar karıştı, düşünceleriniz ne hale geldi, ne kadar sabredebildiniz?  

Peki şöyle sorayım; Gerçekten aç kaldınız mı, karnınız sırtınıza yapışacak kadar aç kaldığınız oldu mu?

Knut Hamsun’un Açlık romanında açlığa karşı verilen umutsuz savaş her satırında hissettiriyor kendini.  Romanın kahramanının ne kadar aç ve sefil bir hayat sürdüğü, her seferinde yeni bir umutla yola çıkıp yeniden ve yeniden kaybedeceğini bile bile nasıl ilerlemeye çalıştığı, bir o kadar gururlu olduğu ve hak etmediği yiyeceği asla kabul etmediği açıkça görülüyor. Barınacak yerinin ve üzerinde olan kıyafetlerden başka giyecek bir şeyinin olmaması, en önemlisi de aç olmasının hem fizyolojik hem de psikolojik olarak çökmesine neden oluşuna değiniliyor. Ayrıca kahramanın bir dostunun olmayışı, bir türlü iş bulamaması ve çeşitli konularda gazetelere yazdığı yazılarıyla arada talih ondan yana olsa da genel olarak ret cevabı alması ve yine de yazdığı yazılarla gün gelecek ve o gün geldiğinde hiç aç kalmayacağını düşünüşü anlatılıyor romanda.

Kahraman yaşadığı odayı; attığı her adımda tahtaları esneyen, ıslak ve korkulu bir tabuta benzeterek bize nasıl bir sefalet içinde yaşadığını tasvir ediyor. Hayatının bir kısmını mezarlıklarda ve saray parklarında geçiren, evinin kirasını ödeyemediği için evinden ayrılmak zorunda kalan, sonrasında bir yolcu pansiyonu bulup oradan da dramatik bir şekilde kovulan; kağıdından, kurşun kaleminden ve birinden ödünç aldığı eski battaniyeden başka hiçbir şeyi olmayan; açlıktan ölmek üzereyken bir şekilde eline geçen paralarla hayatta kalan; talaş çiğneyerek  parmağını ısırıp kanını veya yerde bulduğu portakal kabuğunu emip tükürüğünü yutarak midesini ve kendisini avutmaya çalışan, hatta bir arabacı ayağını çiğnediğinde ayağının ne halde olduğuna değil de ayakkabısı yırtıldığı için kahrolan, ceketinin düğmeleri söküp satmayı düşünecek kadar aç ve başkasından aldığı eski battaniyeyi satamayacak kadar da gururlu biri.

Açlığının zirve yaptığı durumlarda ‘’Göklerin, yerlerin rabbi; bir mutlu saniye uğruna hayatımın bu gününü harcadım! Bütün ömrüm bir mercimek çorbasına fedadır! Yakarışlarımı bari bu sefer duy! ‘’ cümlelerini kullanarak aç bir insanın halini iliklerimize kadar yaşatıyor. Açlık şiddetinin arttığı zamanlarda bu cümleleri  de dile getirmiştir: ‘’İnsanın birazcık ekmeği olsa! Sokaklarda ısıra ısıra gidebileceği bir küçük nefis çavdar ekmeği! Hem yürüyor hem de bu en iyisinden çavdar ekmeğini hayal ediyordum; şimdi yemesi ne hoş olurdu! Açlık iflahımı kesiyordu; ölmeyi, yok olmayı özledim, duygulandım, ağladım. Sefaletim bir türlü tükenmek bilmiyordu! Ansızın sokağın ortasında durdum, vurdum ayağımı yere, bastım küfrü.’’ 

Yine açlığı dayanılmaz noktaya geldiğinde kasaptan bir köpeğe vereceğini söyleyerek bir kemik alır ve kemiği kemirmeye başlar . Aldığı kemik parçasını günlerdir yemek yemediği için midesi kabul etmez ve şiddetle midesi bulanır, midesinde tutmak için kusmamaya çalıştığını şu satırlarla dile getirmiştir:

‘’… dört bir yanım karanlıktı mükemmel; kemiği kemirmeye başladım. Tadı neyin tadına benziyordu, hiçbir şeyin! Bayat kanın tıkayıcı kokusuydu kemikten yükselen; derhal kusmak zorunda kaldım. Bir daha denedim. Yuttuklarımı çıkarmayacak olsam faydasını görecektim herhalde, midemi yatıştırmam gerekiyordu. Kızdım, dişlerimi hırsla et parçasına geçirdim, birazını kopardım, sonra yuttum. Para etmiyordu; et kırıkları midemde ısınır ısınmaz geri geliyorlardı. Çılgına dönmüş, yumruklarımı sıktım, çaresizlikten ağlamaklı olmuştum; deliler gibi dişledim kemiği . Gözyaşlarım boşandı, yaşlarla ıslandı, kirlendi kemik, öğürüyor, küfrediyor, yeniden ısırıyordum; kalbim çatlayacakmış gibi ağlıyordum, tekrar kustum. Bağırıp çağırarak, dünyada ne var ne yok isyan ettim.’’ 

Açlık, karnımızdaki bir boşluktan çok daha fazlasıdır.  Açlığın düşüncesi bile bizi rahatsız edecek şekilde aç hissetmemize, midemizin kazınmasına sebep olabilir. Açlık insanın uykularını kaçıran, düşüncelerini kaybettiren bir olgudur. Yaşam ve ölümün arasında durmuş olan bir kelimedir. Romanın verdiği açlık duygusunu tam anlamıyla hissetmemiz mümkün değil. Giderilen her ihtiyacımız bir yenisini doğurduğu için bizler az ile yetinemeyen, hep daha fazlasını isteyen doyumsuz insanlarız. Bu cümleler de aç değil de tok olan bir insanın cümleleridir.

Yazar: Feray Ünsal

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.