Kayboluş

Gözlerini açtı. Etrafta karanlığın bulantısından başka görünür bir renk yoktu. Dizlerini bükmüştü. Varoluşun hangi noktasında olduğunu anlaması için ayağa kalkması ve keşfetmesi gerekiyordu. Bir mide bulantısı kapladı her yanını. Bir süre yürüdü. Bu üzerinde kan olan duvarlar da neyin nesiydi? Kan lekelerini bir süre yürüdükten sonra fark etti.

İç sesi yükseldi: Neredeyim ben?

Bir takım sesler yükseldi. Rahatsız edici ve otoriter ritimler, boyun eğmeye davetkar bir tavırla onu çağırıyordu. Sorgu kıvılcımları beyin odalarında çakmaya başlar başlamaz müzik başladığı yere geri dönüyor ve bir plak gibi takılıyordu. Kurtuluş planları yaparken bir şeyler aynı bir girdap gibi onu çekiyordu. Suların serinliği ve denizin tuzlu damlaları boğazına dalarcasına kaptırdı kendini seslere.

Kalın duvarları inceledi yürürken. Her adımında tuğlaları rastgele dizilmemiş bu duvarlara çarpıyordu vücudu. Neden bu kadar duvar vardı? Duvarları yumruklamak istedi, fakat buna cesaret edemedi. Her adımında, ritimler hızlanıyordu. Bir şey anlatması muhtemeldi fakat ne anlatıyordu? Onu anlamaya çalıştıkça sanki iki metalin birbirine çarpışması sonucu çıkan ses gibi bir ritim başlıyordu. Sağ tarafa uzanan yoldan yürümeye başladı, her adımında onu takip ediyordu. Boyun eğmesini isteyenler, tanıdık seslerdi. Sesler, ritimler hepsi müziğin bir parçasıydı ve bir mesaj fısıldıyordu kulağına. Eğer onlara itaat ederse buradan kurtulabileceğini vaat ediyordu. Fakat kurtulma işini asla kendi başına yapamayacağını, bunun için onlara muhtaç olduğunu, kendisinin korunması gereken bir varlık olduğunu söylüyordu samimiyetsizce.

Sesler daha yakından gelmeye başlayınca koşmaya başladı. Sanki koşsa ona yetişemeyeceklerdi. Şimdiye dek geldiği en son nokta burasıydı. Her adımında duvarlar daha da kalınlaşıyor, yürüdüğü yol daralıyor,duvarlar üstüne gelmeye başlıyordu. Bunun bir labirent olduğunu anlaması, ne kadar yol katetse de aynı yola çıktığını görmesiyle gerçekleşti.

Çiğ uğultular yükselince yere diz çöküp kulaklarını kapatmak zorunda kaldı. Nasıl bu kadar nefret içerebilirdi bir müzik? Onu yakalamıştı, kaçmaktan vazgeçti. Sırtını duvara yasladı. Derisi sanki bir çölde yürümenin verdiği his kadar yakıcıydı. Ellerini bedeninde gezdirirken birden duvardan sarmaşık gibi çıkan yabancı bir nesne hissetti sırtında. Bu dokunan şey nasırlı ellerdi. Büyük, fazlaca tüylü ve kirli. Korkudan kalp ritimleri hızlandıkça dokunan eller çoğalıyordu. Artık sadece büyük el değil, narin ellerin de bedeninde haksız bir söz sahibi rolü vardı. Fakat hissediyordu işte tam oraya, asla dokunmamaları gereken yerlere dokunuyorlardı. Haykırdı, çığlıklarını kimse duyamadı çünkü bu çığlık onların anlayacağı bir dilden değildi. Her yerini çiziyorlar her yerini kanatıyorlardı. Bu eller, onların elleri, duvarların eli, bu eller, onu aşağılık gören arkaik tuğlalar, onun sesini bastırmaya çalışan müziğin eliydi.

Boğazında bir baskı hissetti. Hızlı ve pratik düşündükçe nefesi kesiliyordu. İç ses bir ahenkle yükseldi. Bu duvarları yıkmadan ölmeyecekti! Mücadeleci ruh şimdi canlanmış evrensel bir kahramanlık hikayesi yazmaya hazırlanıyordu. Kulağını tırmalayan sesler azalmaya başladı. Ukala bir tavırla kahkaha patlattı. Son nefesini ciğeri patlayana kadar içine çekti. Varlığının ve inancının demini kullanarak, büyük bir hamleyle bütün yabancı elleri üstünden çekti. İlahi bir duruş sergileyerek zaferi kutladı. Fakat hala zafer sayılmazdı. Hala bu labirentin içindeydi. Karşıdan gelen bir silüet ona garipçe bakarak duvarın içinden geçerek kayboldu.Yalnız olmadığını hissetti ve korkarak bir köşeye saklandı. O koca bedenle nasıl geçti o duvardan? Bir dakika.. O silüet duvardan nasıl geçebildi ki? Peki kendisi neden geçemiyordu? Denemek için kalktı, duvara koştu ve… Burnu duvara değdi, intiharın kıyısından dönmek gibi bir şeydi, vazgeçti. Hiç konuşmadılar. O; duvarların içinden geçerken görünüp kayboluyordu. Artık kesin olan bir şey vardı, seslere itaat etmeyecek, çıkış yolunu kendi bulacaktı.

Ayaklarının altındaki zemin sallanarak iki demir bilyeyi çarpıştırıyor gibi sesler çıkartıyordu. Deprem mi oluyor?Bir adım atmaya çalışırken önüne büyük bir cisim düştü. Beyni anlamsızlığa düşünce önce uzaktan bir süre inceledi. Bu bir piyondu. Gözlerini açıp kapayana dek geçen süre içerisinde kendini bir satranç tahtasında buldu. Bu labirent nasıl olur da bir satranç tahtasına dönüştü? En başından beri bir satranç tahtasının üzerinde koşup duruyor muydu yoksa? Şimdi onun karşısında duvarların içinden geçen silüet vardı. Fakat artık bir silüet değil, tam da müziğin olmasını istediği kişiydi bu. Aynı labirentin içinde kaybolmuş iki kişi nasıl olur da rakip haline geldi?

Çanlar çalar çalmaz oyun başladı. Bu çanlar kimin için çalıyordu? Hamle karşısındakindeydi. İlk hamleyi oynadıktan sonra sıra ona geçti, elini büyük piyona atacakken bir el müdahale ederek hamleyi yaptı. Ne olduğunu çözmeye çalışırken karşı hamle geldi. Yine aynı şey oldu, o oynamaya çalışırken yine birileri onun yerine hamle yaptı. Neden bu satranç tahtasında kendisinin söz hakkı olmuyordu? Üçüncü hamle ona geldiğinde kulağına kuş sesleri geldi, küçükken kuşları pencereden izler, tellerde duran kuşlardan melodiler çıkartırdı. Şimdi de o melodilerden biri kulağına çalındı. Mırıldandıkça tuğlalar birbirine çarpıyordu. O söyledikçe onun yerine hamle yapan el geri çekiliyor, bir yarasanın çıkardığı sese benzer sesler çıkartıyordu otoriter.

Bastıra bastıra, kahkahalar eşliğinde, arkadan gelen çirkin sesleri duymadan, çocukluk ezgilerini söylemeye başladı. Oyun ilerledikçe silüet tedirginleşiyor, tehlikeye düştüğünü hissettikçe şiddete başvurmak istiyordu. Son hamleyi yaptıktan sonra sesler tamamen kayboldu. Şah­mat! Silüet yenilginin verdiği dayanılmaz utançla kalktı yürümeye başladı. Yine başladı duvarların içinden geçmeye fakat oradan geçmenin bir fayda sağlamayacağını söylemeliydi artık birileri ona.

Kendi müziği artık o derece yüksek sesle çıkıyordu ki sanki girdaptan onu çıkarıyor, boğazı patlayana kadar devam ediyordu haykırmaya. Koştu. Kalın duvarların önünde durunca hızı kesildi. Şimdi burada duvara yumruğunu indirmeli miydi? Cesaretini topladı ve.. O, müziğini haykırdıkça tuğlalar çatlamaya başladı. Her bir yumruğuyla inletti labirenti. Onu izleyen silüet şaşkınlıkla ne yapacağını bilemeden yanına geldi. Şimdi ikisi duvarı yıkmaya çalışıyor tuğlaları bir bir toz ediyorlardı. Son darbeyle birlikte duvarlar artık tamamen yok olmuş geriye kırıklar kalmıştı. Çıkış kapısı artık görünüyordu. Silüet kendi gücünü överken, onları kendi gücünün kurtardığını söylüyordu, aldırış etmedi. Varoluşu küllerinden yaratmıştı. Çünkü biliyordu onu kurtaran kendi müziğinden başkası olamazdı. Uyandı. Oda karanlıktı, eline kağıt kalemi alır almaz gördüklerini yazmaya başladı. Odanın başında bir silüet göründü, hem de bir müzik eşliğinde.

YAZAR: Aylin GÜLERYÜZ
Çağ Üniversitesi Temsilcisi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.