Günümüzdeki ülkeler ve milletler arası sağlık ve eğitim sisteminin özellikle güç farkının bu kadar fazla olmasının nedeni nedir? Neden bazı ülkeler Mars’a çıkabiliyorken bazıları hala Yontma Taş Devri’ni yaşamaktadır? Neden bazıları teknolojinin sınırlarını zorlarken diğerleri hala ilkel aletleri kullanmaktadır? Ve en önemlisi neden bu tarihsel eşitsizlikten kaynaklı gelişen okur-yazar toplumlar diğer geri kalmış toplumları yok etti ve etmeye devam ediyor? Hiç kuşkusuz değinmemiz gereken nokta kırılma noktaları ve en önemli kırılma noktası su ve yiyecektir. Su ve yiyeceğe ulaşan ve bunları ‘’bilim’’ dahilinde kullanabilen toplumlar süratle diğerlerinin önüne geçmiştir. Şimdi öncelikle kısaca tarımsal tarihe bir göz atalım.
KISA BİR TARIMSAL DÜNYA TARİHİ
Antik Çağlar’a doğru gidersek buradaki toplumları özellikle ‘’Bereketli Hilal’’ diye adlandırılan Nil Nehrinden
Arabistan Yarımadasının kuzeydoğu ucuna kadar olan Mezopotamya’yı içine alan yerde daha sonra Çin ve Batı Asya ülkelerinde tarımın ilk izlerini görüyoruz. (M.Ö 13000) Bunlardan yaklaşık 8000 yıl sonra Antik Yunan ve Antik Roma Dönemi’nde de tarımın ilk izlerini görmek mümkün. Bununla bilimin paralel gitmesi hiç de tesadüf değil çünkü Nil Nehri’nin taşma zamanlarının hesaplanması ve ürünlerinin heba olmaması için matematik ve geometri formüllerini keşfettiler. Yine aynı dönem Antik Yunan halkı tarım alanlarının yetersizliği nedeniyle ticaret yapmaya başladı. Yani diğer topluluklarla modern anlamda ilk sosyalleşme ve ilk kültür alışverişi. O dönemin bilim ve modern dünyası tarım ve yiyecek bulma zorunluluğu ile yapılan ticaretle şekillenmeye başlamıştı.
Orta Çağ’a geldiğimizde karanlıkta olan bir Avrupa ve altın çağını yaşayan bir Doğu medeniyeti vardı. Doğu medeniyeti tarım ve hayvancılık faaliyetleri oldukça ileri bir boyuta taşındı. Su değirmenleri ve kendi geliştirdikleri yöntemlerle kuraklığın önüne geçen çiftçiler yaşanan yiyecek sıkıntılarını büyük ölçüde azalttı. İlk sayılabilecek kırılma anı büyük Kavimler Göçü ile Avrupa nüfusunun hızla artmasıdır. Bununla beraber yiyecek ve nüfus krizi patlak verdi. Bu nüfus krizinin giderilmesi için tarıma uygun olmayan arazilerin tarıma elverişli hale gelmesi gerekiyordu. Orman ve bataklıklar, tarım alanları haline getirilmeye başlandı. Tarım ve hayvancılık Avrupa’da yangılaşmaya iyiden iyiye başlamıştı ve olumsuz şartlar onları daha geniş yaptırımlar yapmaya zorlamıştı.
COĞRAFİ KEŞİFLER VE ENDÜSTRİYEL ÇAĞ İLE YONTMA TAŞ ÇAĞININ BULUŞMASI
Bundan sonraki kırılma anlarından biri bildiğiniz üzere Haçlı Seferleri ile Doğu’nun çoğu keşfi Batı’ya geçti. Daha sonra Rönesans ve Reform Hareketleri ile bu keşifler ileri bir boyutta gelişti ve Avrupa’da modernleşme başladı. Asıl üzerinde durulması gereken bu sömürülen topluluklar için coğrafi keşifler. Size coğrafi keşifleri ayrıntılı bir biçimde anlatmayacağım tabi ki fakat coğrafi keşifler gelişen topluluklar de gelişmeyen geri kalmış topluluklar de için kırılma noktalarından biridir. Çünkü yeni topraklar keşfedildiği sırada gelişen insanlık o topraklar üzerinde yaşayan aynı ‘’Biyolojik türü’’ olan geri kalmış insanları da keşfetti. Onların savunmasız ve dünyadan bir haber oluşu sömürgeci kaşiflerin iştahlarını bir hayli kabarttı. İçgüdüsel olarak sadece hayatta kalma isteği ile yanıp tutuşan bu insanlar yiyecek bulma ve bir de yaşama yeri sıkıntısı üst üste gelince maalesef değişen ve gelişen dünyadan bi’ haber yaşamak zorunda kalmışlardı. Gelişme gösteremeyen ve sömürgecilere göre dilini konuşamayan bu topluluklar onlara karşı gelemezdi.
SÖMÜRGECİLİĞİN GERÇEKLERDEN KAÇIŞ YOLU‘’ MANTIĞA BÜRÜME’’
Bu kısa, hızlı dünya tarihinden sonra asıl meseleye gelelim ve asıl soruyu soralım. Bu gelişen ve çağına göre modern sayılan topluluklar geri kalmış diğer toplulukları neden yok etti? Neden güçlü insanlar zayıf insanların ağzından ekmeklerini aldı? İnsanlık tarihinden Endüstriyel Döneme insanın içinde olan hayatta kalma dürtüsü. Teknolojileri ve nüfusları gelişen topluluklar bu bağlamda sadece kendilerinin hayatta kalma şanslarının olduğuna inanıyordu. Bu yüzden güçlü topluluklar güçsüz toplulukları inkar ettiler ve görmezden geldiler. Belki de sömürgeci toplumlar incelendiğinde bu hayatta kalma çabası bu tür topluluklarda kitlesel anksiyeteye yol açmıştır. Diğer toplumların ya da ülkelerin eğer güçsüz duruma düşerlerse bizim sömürü halklarına yaptıklarımızı yaparlar düşüncesi sürekli, aşırı ve durumla uygun olmayan bir endişe hali yaratmış olabilir. Bu etki ile sistematik bir şekilde katletmeye ve sömürmeye çalıştılar. Kendi benliklerini korumak ve yaptıklarından dolayı kendileriyle çatışma yaşamamak için belki de vicdanlarını rahat ettirmek için bilinçsizce savunma mekanizmalarından biri olan ‘’Mantığa Bürüme’’ devreye girdi. Üstünde durduğumuzda o dönemin yazışmaları ve sömürge ülkelerinin açıklamalarını gördüğümüzde aklımıza bu savunma mekanizması geliyor. Onlara göre sömürdükleri topluluklar zaten insan bile değildi. Afrika Kıtasını sömüren ülkelerin elçilerinden birinin merkeze raporu aynen şöyledir-“Biçimsiz bir ilkel insanlar kütlesi, çoğu zaman cahil ve ahmak, bizim düşünce biçimimize ve tepkilerimize çok uzaklar, bizim ahlâki tutumlarımızın hiçbirini kavramış değiller, en basit sosyal, ekonomik, siyasi ilgilerimizi dahi anlayamazlar.” Hatta işi o kadar ilerlettiler ki ve belki süperego ve id çatışmaları o kadar yoğunlaştı ki biyolojik bahaneler bile bulmaya başladılar. Götürdükleri tıp ve bilim insanları incelemelerinde şunu belirtmişlerdi: “Kuzey Afrika yerlisinin üst ve kortikal işlevleri gelişmemiştir, bu ilkel yaratığın temelde bitkisel ve içgüdüsel hayatı diensefalonu (Ara beyin-Talamus) tarafından yönlendirilir.” O günden bugüne aslında çok bir şey değişmedi. İnsanın içinde bulunan doyumsuzluk duygusu, güçlü olanın kendi soyunu devam ettirme dürtüsü bütün sıcaklığıyla hala kendini koruyor. Gelişen teknoloji ve karşı etkileşimsiz savaşlar (Oturduğunuz yerden bir tuşla bomba atma hadisesi.) insanların dürtüsel agresyonuna ket vuramayacak hale getirmektedir. Tüm bunlara karşı sömürge faaliyetleri, kullanılan savaş teknolojileri değişse de tek değişmeyen insanın yaptığına bahane bulma savunması. ’’Geçmişte sömürülen insanlar bir değer taşımıyordu. Şimdi o değer taşımayan insanlara demokrasi götürülüyor.’’
YAZAR: Batuhan UÇAR
TPÖÇG Blog Yazarı | Gelişim Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi
