(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 2 dakika sürmektedir.)
Kabul etmeliydim, hiçbir şey tutunduğum yerde kalmıyordu. Yaşam telaşla akıp
giderken yelkovan yine, her zaman olduğu gibi akrebin gölgesini kovalıyordu. Biri yetişmeye
çalışıyor, diğeri hiç acele etmiyordu. Zaten zaman dediğimiz şey de kovalamaca oynayan iki
ibreden ibaret değil miydi? Buluştular sonunda, her kovalamacada olduğu gibi: Saat gece on
iki. Takvimin bir gün daha saydığı bu koyu vakitlerde, o ağır sessizliği delip beni uykumdan
daha da uzaklaştırabilecek tek bir şey vardı: Parmaklarımın ucunda hafifçe titreyen,
gençliğimden kalma, sararmış bir fotoğraf karesi. Fotoğrafın ön yüzünde zaman çoktan
durmuştu; arka yüzünde ise yıllar boyunca dokunulmadan bekleyen tek bir cümle, kendini
unutturmamaya yemin etmiş gibi saklanıyordu: “Beni bu anın içinde, bu gülüşün ışığında
hatırla.”
Nereden düştü şimdi bu fotoğraf? Ne hacet vardı gecenin bu vakti kitap kurcalamaya?
Uykusuzluğumu bahane edip yıllardır hiç el sürmediğim şiir kitabını öylece raftan
çekivermiştim. Sanki bir başkasının dizeleri, benim yarım kalmış cümlelerime ses
olabilecekmiş gibi… Belli ki bunca yıl sonra bile kendi yaralarıma bir başkasının mısralarıyla
merhem sürebileceğimi sanacak kadar saftım. Kitaplığın ücra bir köşesine, yılların tozuna
öyle güzel gömmüştüm ki onu, içinde neyi sakladığımı, neyden kaçındığımı bile unutmuştum.
Böylece kendi kurduğum görünmez tuzağa kendi ayaklarımla yürüyüp çekmiştim o kitabı
raftan. Peki, çektim de ne oldu? Uykusuzluğuma çare bulmak şöyle dursun, titreyen
parmaklarımı kaskatı kesecek bir sebep buldum. Önce dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi.
Sonra boğazıma koca bir yumru oturdu; bunca yılın sessizliğini bir gece vakti yerle bir eden,
içimdeki o toy gence savuracağım öfke dolu sitemlerin yumrusu…
Zor bir gece olacaktı, belli. Bedenimi titreten soğukluk dışarıdan değil, parmaklarımın
ucundaki o sararmış kareden sızıp doğrudan kemiklerime işlemişti. Tir tir titreyen bacaklarım,
biraz daha dikilecek olursam yere yığılacağımın sessiz habercisiydi. İçgüdüsel olarak hemen
dibimdeki sandalyeye, tıpkı sıyrılmam gereken bir yükmüş gibi sertçe oturttum bedenimi.
Zihnim ise çoktan odanın loş duvarlarını aşmış; şimdi, zamanın hiç uğramadığı o fotoğrafın
içinde, o sessiz boşlukta asılı kalmıştı.
Gözlerim fotoğrafın her bir detayında sanki kaybolmuş bir haritayı okur gibi ağır ağır
dolandı. Arka planda batmak üzere olan güneşin denize serdiği o bakır rengi dinginlik,
gülünce kısılan gözler, rüzgârda dağılmış saçlar ve birbirine sımsıkı sarılmış kollar…Anlaşılan gece hissedilecek ve bir gülüşün ışığında hatırlanacak çok şey vardı.
Eda Demiral
Görsel Kaynağı, yapay zeka tarafından oluşturulmuştur.