“Gri” Alan Dengesi

“Bizi de birbirimize gerçekten bağlayan şey kusursuzluklarımız değil, o belirsiz gri alanlarda birbirimizin hatalarına şefkatle sarılabilme cesaretimiz oluyor.“

(Bu yazının okunma süresi yaklaşık olarak 3 dakika sürmektedir.)

Bazen hayatın içinde keskin uçlarda savrulduğunuzu, duygularınızın bir sarkacın iki

ucu arasında hızla gidip geldiğini fark ediyor musunuz?

Bir sabah uyanırsınız; her şey kusursuz görünür. Çevrenizdeki insanlar harikadır,

hayat tüm güzellikleriyle önünüzde uzanıyordur ve her şeyi başarabilecek güçte hissedersiniz.

Dünyanız tamamen aydınlık ve pürüzsüz bir beyazlıktan ibarettir. Ardından günlük hayatın

içinde küçücük, sıradan bir olay yaşanır. Değer verdiğiniz, belki üzerine titrediğiniz bir insan

mesajınıza biraz geç cevap verir ya da çok emek verdiğiniz ufak bir iş bir engele takılır. İşte

tam o anda, o pürüzsüz beyazlık saniyeler içinde kapkara bir karanlığa dönüşür. O, yere göğe

sığdıramadığınız insan, birdenbire dünyanın en düşüncesiz, en uzak kişisi haline geliverir.

Kendi içinizde ise o güne kadar başardığınız her şeyi unutup tamamen yetersiz ve yapayalnız

biri olduğunuza inanırsınız. İkisinin ortası, ılımlı bir geçişi hiç yoktur sanki.

Zihnimizin bize oynadığı bu yorucu oyunun psikolojideki karşılığı “bölme”

mekanizmasıdır. İnsan bazen böyle yoğun, böyle uçlarda duygular hissedebiliyor. Zihnimiz

belirsizliği, karmaşayı ve hayal kırıklığına uğrama ihtimalini hiç sevmiyor. Bir insanın hem

çok şefkatli olup hem de bazen kendi dertlerine dalıp bizi kırabilecek kadar dikkatsiz

olabileceği gerçeğiyle yüzleşmek bize çok ağır geliyor. O gri alan, kontrolü kaybettiğimizi

hissettiğimiz ve en çok yara almaktan korktuğumuz yer aslında. Bence insan farkında bile

olmadan sırf bu acıdan ve hayal kırıklığından kaçmak için her şeyi ikiye ayırıyor: İyiler ve

kötüler, mükemmeller ve felaketler…

Bana kalırsa bu durum böyle olmamalı. Bu kesin kalıplar bize anlık bir güvenlik hissi

sağlasa da aslında bizi o çok ihtiyaç duyduğumuz sıcak insan bağlarından koparıyor. Bir

insanı tek bir hatası yüzünden tamamen sildiğimizde, onunla paylaştığımız o saf, o güzel

anıları da haksızca çöpe atmış oluyoruz. Aynısı kendimiz için de geçerli. Kendimizi tek bir

başarısızlıkta acımasızca yargıladığımızda, o güne kadar dökülen tüm terleri, verilen tüm

emekleri yok sayıyoruz. Şuna tüm kalbimle inanıyorum: Hiçbirimiz tamamen iyi ya da

tamamen kötü değiliz. Bizler hata yapan, kalbi kırılan, bazen bencilce davranan ama sonra

pişman olup telafi etmeye çalışan varlıklarız. Bence hayatın asıl güzelliği ve o iyileştirici

samimiyeti, insanların bu kusurlarıyla bir bütün olmasında gizli. Zihnimizin o keskinköşelerini yavaşça yumuşatmaya, siyah ve beyazın ortasındaki o gri tonlara biraz daha

şefkatle bakmaya ihtiyacımız var.

Bence birini gerçekten sevmek, onun içindeki çelişkileri de sevebilmektir. Asıl

özgürlük, insanları bölerken veya mükemmeli ararken değil; eksiklerimizle, yaralarımızla ve

o karmakarışık halimizle de sevilmeye değer olduğumuzu fark ettiğimiz an başlıyor. Bizi de

birbirimize gerçekten bağlayan şey kusursuzluklarımız değil, o belirsiz gri alanlarda

birbirimizin hatalarına şefkatle sarılabilme cesaretimiz oluyor.

Dilşad Top

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site, istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanıyor. Yorum verilerinizin nasıl işlendiği hakkında daha fazla bilgi edinin.