(Bu yazının okuma süresi yaklaşık 2 dakika sürmektedir.)
Bazen her şeyi susturup sadece kendi içime döndüğümde, o hiç durmayan zihinsel
koşuşturmanın ortasında derin bir nefes alıyorum. Dünyanın hızı beni de içine çekiyor;
başarılar, beklentiler, her gün tamamlanması gereken görevler, sorumluluklarımız… Hep bir
sonraki adımın peşinde koşarken, ister istemez o büyük soruya çarpıyorum.
Ben gerçekten neyin peşindeyim ve hayatın anlamı nerede saklı?
Eskiden bu anlamı hep dışarıda, büyük başarılarda, insanların alkışlarında ya da
mükemmel kurgulanmış bir gelecekte arardım. Sanki hayat bir define avıymış ve ben doğru
haritayı bulursam o gizemli anlama ulaşacakmışım gibi gelirdi. Ama ne zaman dışarıdaki bir
şeyi elde etsem, o içimdeki boşluk hissi tam olarak kapanmadı. Sonra fark ettim ki, dış
dünyayı ne kadar kontrol etmeye çalışırsam çalışayım, hayat her zaman kendi bildiği gibi
akıyor. Planlar bozuluyor, işler sarpa sarıyor ve ben sadece kendimi yıpratmış oluyorum.
Oysa kafaya takmayı bıraktığım, o büyük beklentileri serbest bıraktığım anlarda içimde
bambaşka bir hafiflik hissediyorum. Anlam, aslında dışarıda keşfedilmeyi bekleyen uzak bir
ada değil; tamamen benim şu anki içsel durumumla ilgili. Hayatın anlamı, geçmişin yükünü
ya da geleceğin kaygısını taşımayı bıraktığımda, içimde zaten hep var olan o sakin alanda
saklıymış.
Zaman her şeyi bir şekilde şifalandırıyor. Birkaç ay önce dünyanın sonu gibi gördüğüm,
içimi kemiren o belirsizliklerin bugün hayatın normal akışı içinde nasıl da kendiliğinden
çözüldüğünü görüyorum. Hayat, ben zorlamayı bıraktığımda daha güzel akıyor. Ne kadar az
direnirsem, o kadar çok hafifliyorum.
Büyük, şatafatlı anlamlar peşinde koşarak bu günü kaçırmaya gerek yok. Her şey tam da
olması gerektiği gibi ilerliyor. Anlam benim içimde, aldığım bu nefeste, her şeye rağmen
kalbimi temiz ve sakin tutabilme becerimde. Sadece akışa güveniyorum; çünkü biliyorum ki
içimdeki o dinginliği korudukça, dışarıdaki her şey zamanla usulca yerini buluyor.
Genel Sekreter’in Kaleminden: Dilşad Top